Üç Tekerlekli Bisiklet
Dieser Beitrag wurde am 17.09.2010 als Auswahl des Tages hervorgehoben.
Gün gelir de büyük harabeye dönüştürür ya damdaki kaymış bir tavan, sıvadaki küçük bir çatlak. İşte öyle bir duygu benimki,.
Küçücüktüm, okul çağımın ötelerinde, su misali dupduru.. Bir varmışım, bir yokmuşum sanki, tıpkı masallardaki gibi...
İlk defa bindiğim bisikleti hatırlıyorum, topu topu bir kerecik..
Bağ evimizin bahçesinde kâh kısa çimenlerin üzerinde, kâh tozlanmış toprak patikalarında gezip durmuştum. Ne kadar çok haz almıştım. Ağabeyimin o zamanlardaki tahta üç tekerlekli köhne bisikletinden...
Geziyordum yürümeden ayaklarım bir o yana, bir bu yana. Kocamış iri gövdeli armut kocaman gölgesinde kucak açarken, ilerdeki erik ağacı ısrarla bu tarafa gel, bu tarafa gel diyordu. Yoğurt çiçeklerinin, papatyaların, ballıbabaların arasından geçerken onlara selam veriyordum, gevrek gevrek gülüşlerimle süt dişlerimi göstererek..
Ve sonra kırılmış halini hatırlıyorum. İki parça ya ayrılmış. Biri arka iki teker ve oturma yeri diğeri direksiyonu ve kocaman tahta ön tekeri..
O gün canım yine bisiklete binmek istiyordu. Bisikletin konulduğu yere gittim çıkarttım yarısı elimde diğer yarısı yerinde kaldı. Durum çok vahimdi. Eyvahlar olsun bisiklet artık kullanılmayacak durumdaydı. Yarım kalmıştı hevesim. Birkaç iri damla düştü yüzüme, şimdi ağlamak zamanı idi ama dizginlemeye çalıştım. Kendi kendime sorular soruyor cevap bulamıyordum. Neden neden kırıktı yada kim kırmıştı?
Şok halim hafifleyince hevesim yeniden artmaya başladı. İkinci parçayı da çekip çıkardım, onları birer birer kucaklayarak, zorlandığımda da leş gibi sürüyerek armut ağacının altına getirdim. Bisiklet beni değil, güçlükle ben onu taşımıştım. Çok yorulmuştum, hem de boşu boşuna.. Oturdum ve portatif kalan direksiyonunu kendime çekip kollarımı kırarak üzerine abandım.Ortada kenetlediğim ellerime başımı koydum. Artık ne erik ağacı bu tarafa gel, bu tarafa gel diyor ne de çiçekler bana önceki gibi şirinlik veriyordu. Hüzünlendim uzunca bir zaman..
Dalıp gitmişken gözlerim yerde sağa sola koşuşturan kızıl renkli iri karıncalara takıldı sanki onlardan hayat dersimi alıyordum. Son kez binip de süremediğim o üç tekerlekli bisiklete çocukça heveslerimi bırakarak, mahzun mahzun çağrıldığım sese yöneldim...Kalktığımda birbirinin üzerine yığılıp kaldı parçalar. Tıngırtısı ulurcasına arkamdan bağırarak, sanki kendi miadının bittiğini ve hayat denen dört mevsimden en güzel baharımın ölüm haberinin kapkara müjdesini veriyordu.
Gel buraya, git oraya, oyuncak ta, oynamak ta yoktu bundan sonra. Tıpkı karıncalar gibi, hep iş, hep koşturmaca,
Yıpranırcasına...