Üniversite ve Gençlik
Her zaman olduğu gibi ilk çığlıkla başlar yaşam. Yani yazacağım ilk hikâyenin ilk kelimeleri gibi ve... Geçer zaman! Evet! Her insanın mutlaka bir hayat hikâyesi vardır. Bizim Asuman Teyze de kendi hayatını değil de oğlu Aykut'un hayatını anlatmak istedi:
?Oğlum Aykut, üniversite sınavına ilk girdiği sene kazanmıştı sınavı. Büyük bir heyecanla gerekli hazırlıklara başladık. Aman ne mutluluktu o günlerin heyecanı, sanki rüya âleminde gibiydik! Gidip gelip yanağımdan öpüyor, ?Gördün mü anne, oğlunla gurur duymalısın, başaracağımı sana söylemiştim? deyip duruyordu.
Ertesi gün kayıt için okula gidecektik ama babası başka bir telâştaydı. Sebebini öğrenince ben de babasına hak verdim. Babası Aykut'a: ?Sonunda sende üniversiteli oluyorsun oğlum ha! Fakat ben oralarda başına bir şey gelir diye çok korkuyorum? Sonra da bana dönerek, ?İşe bak hanım? dedi, ?ben sadece çocuklarımı okutmak için gecemi gündüzüme katıp çalışıyorum, çocuk üniversiteyi kazanıyor ama bu defa da gitmesine gönlüm razı olmuyor...? Sanki babası gitmesine engel olacakmış gibi söze girdim. ?Ne olacak canım? Eğer okumasaydı da evlendirseydik yine bizden ayrılacaktı. Hem dağ başı mı gideceği yer? Yiyecek değiller ya çocuğu? Bizim bey başını salladı: ?Hanım sen benim ne demek istediğimi anlayamadın. Üniversite ortamını bilemem ama üniversiteli gençleri her gün bizim dükkanın oradaki cafede görüyorum. Saç, sakal uzatıp, kızları kollarına takıp, sarmaş dolaş geziyorlar. Onlar gibi olmasından korkuyorum,zira insanoğlu bozulmaya pek müsaittir.? ?Sen benden korkma baba? dedi Aykut. Kendinden emin ve kararlı bir ses tonuyla konuşuyordu. ?Ben okumak için oraya gidiyorum ve hiçbir şey okumama mani olamaz! Üstelik sizin verdiğiniz terbiye ile büyüdüm. Okulumu bitirip seni bu dertten kurtaracağım, sen içini ferah tut babacığım? diyerek babasının boynuna sarıldı. Babası da ona sarılarak: ?Biliyorum evlâdım ama ne bileyim, yine de içimde bir korku var işte? O anda kızım Gülnaz'da babasına sitem etti. ?Aman baba? dedi. ?Çok karamsarsın. Oğlun üniversiteyi kazanmış sevineceğin, moral vereceğin yerde nelerden bahsediyorsun? Eşim kederli halini hiç bozmadan: ?Ne yapayım kızım? Üniversite ortamı bu! Kimini bilgilendirir yüceltir, kimini de yoldan, dinden çıkartır? Oğlumun bu konuşmalarla, sinirleri iyice bozulmuştu. ?Eeee! Yeter artık sıkıldım! Her biriniz bir şey söylüyor. Baba sana üzülmemeni söyledim. Bizler imanımızı basit mi elde ettik ki, kolayca kaybedeceğiz??
Aykut un gözyaşlarını görünce hemen konuyu kapattık fakat eşimin söylediklerini düşününce ona hak vermeden edemedim. Devir kötüydü ve benim de içimi bir kaygı sardı.
Ayrılık vakti gelmişti. O sabah kahvaltı masasına hep oğlumun sevdiği yiyecekleri hazırladım. Kahvaltıdan sonra ailece garaja gittik. Oğlum bana ?Canım annem... Bir tanecik annem? deyip boynuma sarıldıkça, yüreğimden bir parça kopartılıyor gibi içim acıyordu. Sonunda otobüs gittikten sonra beni eve nasıl getirdiler bilmiyorum. Kendimi yatağa zor attım. Oğlumun hasreti, ertesi gün kahvaltı masasında içimi yakmaya başlamıştı bile. Artık evde telefon sesindeydi kulağım, bir telefon çalsa hemen Aykut arıyor sanıp koşuyordum.
Üniversiteye gidişinin üzerinden üç ay kadar geçmişti. Bu süre içinde sık sık telefonda konuşmuştuk. Her telefon açtığında beni üzen şeyler duyuyordum: Bir görüşmemizde, ?Anne sana tam istediğin gibi bir gelin getireceğim. Sakın babama söyleme duyarsa kimbilir neler düşünür? demişti. Başka bir görüşmemizde; okuldaki hocalarıyla tartıştığını, üç dersinin de zayıf olduğunu söylemişti.
Babasının bize bahsettiği korkularında ne kadar haklı olduğunu düşünüyordum. Aslında oğluma her konuda güveniyordum ama yine de eşim gibi benim de içimde bir korku vardı.
Nihayet sömestr tatili gelmişti. Oğlum tatilde eve geldiğinde onu tanıyamamıştım. Sanki benim oğlum gitmiş yerine farklı birisi gelmişti. Saçlarını uzatmış, parmaklarına üç, dört tane yüzük takmıştı. Babasıyla birbirimize baktık kaldık. Evlat işte, hiçbir şey olmamış gibi davrandık yine de.
Sabah namazına kalktığımda odasına girip baktım mışıl mışıl uyuyordu. Namaza kaldıracaktım, vazgeçtim. Yol yorgunudur dinlensin diye düşündüm. Namazdan sonra kahvaltı hazırlarken eşim yanıma geldi: ?Bak ben sana demedim mi hanım? Korktuğum başıma geldi işte? diye söylenirken telâşla eşimi susturmaya çalıştım: ?Aman sus bey? dedim. ?Şimdi çocuk duyar. Ne olur bir şey yokmuş gibi davran, ne de olsa evlât? diyerek susturdum.
Kahvaltı masasına oturduk. Bir süre kimseden ses seda çıkmadı. Sonra ben sohbet olsun diye: ?Eee oğlum, oralarda havalar nasıl? En çok, üşütüp hasta olmandan korkuyorum. Sen geceleri uyurken üzerini hep açarsın. Allah korusun ya hastalanırsan, yaban ellerde tek başına ne yaparsın?? ?Yok, anne ya? dedi Aykut. Yaban elde falan diye düşünme. Arkadaşlardan hasta olmaya bile vakit kalmıyor. Sadece bir defa hasta olmuştum, birkaç ağrı kesici aldım, bir şeyim kalmadı? Eşim aklındaki soruyu sordu. ?Aykut, dersler nasıl oğlum? Kırık falan yok değil mi?? ?Şey baba... Aslında, birkaç tane var ama sen kafanı yorma ikinci yarıda ben onları silip süpürürüm? Bizim beyin canı iyiden iyiye sıkılmıştı. Ayağa kalktı. ?İnşallah oğlum inşallah? dedi. Sonra bana dönerek: ?Hanım bir isteğiniz var mı? Ben dükkâna gidiyorum.? Dedi. ?Baba ben bu akşam döneceğim. Arkadaşlara geleceğimi söylemiştim. Seni görmek için bekliyordum.? Birden buz gibi olduğumu hissettim. Ağlamak üzereydim: ?Oğlum daha yeni geldin nereye gidiyorsun? Aylardır arkadaşlarınlasın zaten, onlar ailenden daha mı önemli? Aykut! Neler oldu sana böyle oğlum?? Babası bağırmaya başladı. ?Eee, bırak be kadın! Ne yaparsa yapsın, görmüyor musun halini? Sana söylemiştim ben. Git nereye gidiyorsan, git haydi!? Eşim Aykut`un kolundan tutup çekiştirmeye çalışıyordu. Aykut birden bağırmaya başladı: ?Beni çocuk mu sanıyorsunuz? Bırakın da biraz hayatın tadını çıkartalım. Bu şehre hapsettiniz beni. Ne yaptımsa hep karıştınız, yok şunu yapma, yok şuraya gitme. Artık o günler geride kaldı.? Oğlumdan duyduğum bu sözler yüreğimi delip geçmişti. Anîden bütün ev etrafımda dönmeye başladı ve kendimi kaybettim. Bayılmışım. Kendime geldiğimde ise oğlum çoktan gitmişti. Onu otobüse bindirip yolcu ederken de baygınlık geçirmiştim ama o mutluluktandı. Fakat bu sefer, evlât acısından kaynaklanan bir baygınlıktı.
Aradan uzun zaman geçti. Aykut artık sadece ihtiyacı oldukça telefon ediyordu. Parası bittiğinde ya da evden kıyafet istediğinde arıyordu. Ara sıra yine bana, getireceği gelinden söz ediyordu. Oğlumu hem merak ediyordum hem de çok özlemiştim. Bir gün eşime çekinerek, beni oğlumun yanına gönderip göndermeyeceğini sordum. ?Olur, tabi? dedi. Sonra da heyecanla devam etti. ?İstersen bende seninle geleyim. Bende görmüş olurum, hem... Hem bu bahaneyle barışmış oluruz? dedi.
O anda heyecandan ne diyeceğimi bilemedim. O geceyi uykusuz geçirdim, sevinçten sabaha kadar gözümü kırpmadım. Sabah erkenden garaja geldik. Aykut'u yolcu ettiğimiz garajdan şimdi biz binmiştik otobüse. Akşam saat on civarı İstanbul'daydık. Otobüsten inince bu koca şehrin kalabalığı ve büyüklüğüne şaştım kaldım. Bir taksiye binip, oğlumun arkadaşlarıyla birlikte kaldığı, öğrenci evine doğru yola çıktık.
Eve geldiğimizde kapıyı çaldık. Kapıyı genç bir kız açtı. Kendisine, Aykut'un anne ve babası olduğumuzu söyleyince, kız bizi içeriye aldı. Aykut bizi karşısında görünce çok şaşırdı. ?Geleceğinizi söyleseydiniz sizi garajdan almaya gelirdim? falan deyip elimizdeki bavulu aldı. İçeride sigara dumanından âdeta göz gözü görmüyordu. Bu evde, kız erkek birlikte yaşıyorlarmış. Arkadaşları da tıpkı Aykut gibi uzun saçlıydı. Bazısı top gibi sakal bırakmış, bazısının üzerindeki tişörtte, kurukafa resmi vardı. Duvarlara bir çok resimler yapıştırmışlardı. Sakallı bir adamın fotoğrafını gösterip kim olduğunu sordum. Küba'nın kurtarıcısı olduğunu söylediler. Adını da söylediler ama aklımda tutamam ki, unuttum işte.
Geldiğimizin ikinci günü, akşam namazımı kılmaya hazırlanırken Aykut'a, ?namaz kılmayacak mısın?? diye sordum. ?Sen kıl anne, bize bakma, biz sonradan kılarız? dedi. ?Yahu anne? dedi top sakallı arkadaşı, ?Siz bu namazı niçin kılarsınız?? Şaşırmıştım. Bütün saflığımla ?Allah için kılarız? dedim. Oğlum da dâhil herkes gülmeye başladı. Eşimin iyiden iyiye sinirlendiğini görünce kötü bir şeyler olacağını anlayıp apar topar hazırlandım ve garaja geldik.
Memlekete gideceğimiz otobüse bindiğimizde eşim ?Benim artık böyle bir oğlum yok, anlıyor musun?? diye bağırdı. Bir insan kısa zamanda nasıl böyle değişebilirdi? Üniversite dedikleri okul nasıl bir yerdi böyle? Oğlumun yaşadığı ortamı düşündükçe, kendimi tutamıyor durmadan ağlıyordum. Yol boyunca da ağladım.
İstanbul'dan döndükten sonra uzun zaman Aykut'tan haber alamadık. Sonradan öğrendik ki, oğlum üniversiteyi bırakmıştı. Ana yüreğim alev alev yanıyordu fakat oğlum bundan habersizdi. Kimbilir nerelerdeydi? Aç mıydı, tok muydu? Bir işe falan mı girmişti? Allah kediyi, köpeği ana yapmasın demişler. Ne olursa olsun, o benim oğlumdu.
Bir gün telefon çaldı. Açtığımda bir kız, kısık bir sesle Aykut'un arkadaşı olduğunu söyledi: ?Teyzeciğim, ben Aykut'un arkadaşıyım. Aykut şu anda hastanede yatıyor. Kendisi çok ağır hasta sizi görmek istiyor?
Hemen babasına telefon edip eve çağırdım ve duyduklarımı anlattım. Alelâcele hazırlanıp yola çıktık. İstanbul'a geldiğimizde birden aklıma geldi. Aldığım haberin acısıyla, oğlumun yattığı hastanenin adını sormayı unutmuştum. Sonunda arkadaşlarıyla kaldığı o eve yeniden gittik. Oradan taşındıklarını söyleyen komşusundan da yeni adreslerini öğrendik.
Daha önce geldiğimizde bize kapıyı açan genç kız açtı yine kapıyı. Bize telefon edeni o kız zannedip, kendisine Aykut'un hangi hastanede olduğunu sordum. ?Size ben telefon etmedim? dedi. ?Aykut'u üç gündür görmüyorum. Artık buraya gelmiyor, hasta olmuş ha.Üzüldüm?
Bu şehirde yabancı olduğumuzu, hiçbir yer bilmediğimizi ve hastaneyi bulmak için bize yardımcı olmasını rica ettim. Beraberce birçok hastaneye gittik fakat oğlumuzu bulamıyorduk. Sonunda eşim karakola gitmekten bahsedince kız telâşlandı. ?Hayır, hayır. Karakola gitmeye gerek yok. Bir hastane daha var oraya da bakalım? dedi. O anda kızın, hastaneyi bildiğini ama nedense bizi oraya götürmek istemediğini düşündüm. Aslında kız bize kapıyı açtığına bile pişman olmuştu belki de.
Sonunda hastaneye geldik. Biz taksiden inip hastaneye doğru giderken genç kız, geldiğimiz taksiyle ortadan kaybolmuştu bile. İçeriye girip danışmadaki adama Aykut'un adını söyledik. Bir süre sonra gelen hastane görevlisi, bizi alıp aşağıya morga indirince karı-koca ne diyeceğimizi ne yapacağımızı şaşırdık. Görevli bize Aykut'un aşırı dozda uyuşturucudan öldüğünü söyleyip baş sağlığı diledi ve oğlumun üzerindeki çarşafı açtı. ?Olamaz!? Diye bağıdım ?benim yavrum ölemez!?
Kolları morfinden mosmor olmuştu. Buz gibi bedenine sarıldım ısıtmak için. Ana yüreğimin yangınıyla ısınsın diye sarıldım. Babası dizlerinin üzerine çöktü: ?Hey İstanbul? dedi gözyaşları içinde haykırarak. ?Sen adamı yutarsın be! Hem de hiç boğazına takılmadan yutarsın.? Okuyup ilim öğrensin, cahil kalmasın diye umutlarla, sevinç gözyaşlarıyla öpüp koklayarak, üniversiteye gönderdiğimiz oğlumuzun cansız bedenini alıp memleketimize döndük. Aykut'umu annemin mezarının yanına gömdük. Allah ona rahmet etsin...
Asuman teyzenin anlattığı; oğlu Aykut'un kısa yaşamının, düşündüren ve ibret alınması gereken hikâyesiydi bu...