Yitik Aşklar Diyarı
Oysa aşk; tüm farklılıklara rağmen birlikten doğan o "biz" olma yolculuğu değil miydi?
Şair, uzun zamandır zihninde filizlenen bir düşüncenin peşine düşüp bir film senaryosu yazmaya karar verir. "Sonuçta şairdir, gönül işlerinden anlar" diyerek kapısını çalanlara, dert ortaklarına âdeta bir gönül doktoru gibi derman olmaya çalışmıştır. Zamanla onların anlattığı, dinlediği o yitik aşklardan derinden etkilenir. Sonunda kalemi eline alır ve yazmaya başlar: "Yitik Aşklar Diyarı".
Ancak tam o anda duraksar ve kendi kendine sorar: "Peki, aşk neydi?"
Oysa Kur'an-ı Kerim’de "aşk" kelimesi doğrudan geçmez; bunun yerine muhabbeti, derin sevgiyi simgeleyen "hubb" vardır. Peki günümüzde neydi aşk? Birbirini tüketmek, çiçekten çiçeğe konar gibi gönülden gönüle atlamaktı. Üstelik herkes de sütten çıkmış ak kaşık gibiydi sanki! Koca toplumda hiç kötü yokmuşçasına... Biz ne zaman bu kadar "iyi" olmuştuk?
Aslında herkesin yüzünde sahte bir maske vardı. Şairin zihnine birden şair dostu Sidar Sevimli’nin o vurucu dizeleri düşer: "Daha ne zamana kadar cellatlar, kurbanlarının kanıyla abdest alıp en önde saf tutacak?"
Gerçekten de bugün herkes birbirine cellat, herkes birbirine yara oluyordu. İlişkilerin başında "kurtarıcı" ya da "derman" gibi görünenler; işleri bitince, kadınıyla erkeğiyle birer cellada dönüşüveriyordu. Sözde herkes çok seviyordu ama icraata gelince işler bozuluyor, manipülasyonlar havada uçuşuyordu. Ve hepsinin sığındığı tek bir cümle vardı: "Gerçeklere kör ve sağırdık."
"Yanlış kişiyle doğru iş yapılmaz" diyen Şaire, etrafındakiler soruyordu: "Nereden bulacağız doğru olanı?" Fakat hiç kimsenin doğru olanı bulmak gibi samimi bir gayreti yoktu. Zaten aşk, arayıp bulunacak bir eşya da değildi. Peki neydi günümüzün kriterleri? Popülerlik, para, kibir ve benzeri yüzeysel şeyler...
Yine de yazmaya devam eder Şair. Kandırılanların, duygularıyla oynananların, aldatılanların ve bu acıları sırtlanan bireylerin hikâyesi bir bir senaryoya dökülür. Sayfaların arasına bir not düşer: "Mezopotamya, Yitik Aşklar Diyarı..."
Oysa Mem û Zîn gibi sevdalardı o yitik diyarın güzel aşıkları. Şimdiki üç günlük, kelebek ömürlü heveslere "güzel aşk" denemezdi. Ne diyordu Melayê Cizîrî:
"Gönül birdir, aşk da bir olmalı; aşıklara bir yar yeter.
Kıble bir olmalı, kalplere gönül çelen bir yar yeter."
Ne yazık ki günümüzde ne birlik kalmıştı ne de "biz" olabilmek. Oysa aşk; tüm farklılıklara rağmen birlikten doğan o "biz" olma yolculuğu değil miydi?
Şair senaryoyu yazarken birden tıkanır. Göğsüne ağır bir taş oturur, kendini kötü hisseder. Zihnini yatıştırmak için "Bir kaçak çay demleneyim" der. Çay demlenirken düşünceler durmak bilmez, beyni adeta uğuldar. Dinlediği bunca yitik aşkın hikâyesi sırtında devasa bir yüke dönüşmüştür.
Ocağın altını kapatır. Evin kasvetinden kaçıp kendini dar ve karanlık sokaklara atar. Gece vakti o sokaklarda yürürken kesin kararını verir: Senaryoyu yazmaktan vazgeçecektir. O, sıradan bir "Yitik Aşklar Diyarı" senaryosu değil; "Uzak Yollara Mecnun Olanların" hikâyesini yazacak ve belki bir gün onun film olmasını sağlayacaktır.
Bilinmez... Nasipten öte köy yoktu neticede. Ama şairin her zaman söylediği gibi: "Nasibe giden yolda direksiyon senin elindedir."