4 Numaralı Günlük

Tozlu rafın en kuytu köşesinden elime aldım onları; yıllardır sessizce bekleyen, kapağına sinmiş o yılın kokusuyla beni karşılayan günlüklerimi.

Birini açtım, sonra diğerini.

Sayfalar arasında ilerledikçe kendimi yalnızca eski notlarımı okumuyor, geçmişte yaşamış olduğum hayatıma misafir oluyormuş gibi hissediyordum.

O benim.

Fakat yılların ardından bana hem tanıdık hem de bir yabancı gibi görünüyor.

Bazı sayfalar renkli ara ara simli kalemlerle yazılmıştı. Kelimeler, zamanın ruhunu taşıyan canlı tonlarla birbirine karışıyordu. Bazı sayfalar ise öfkeyle, kırgınlık ya da unutma isteğiyle karalanmıştı; sanki onları yazan ben, bir gün dönüp okumasınlar diye kendi hatıralarının üzerini örtmeye çalışmış.

Yine de hiçbir karalama bütünüyle örtememişti yaşanmışlığı. Acı da sevinç de bir yolunu bulup satır aralarından apaçık görünüyordu işte.

Günlük üçe kadar karıştırdım.

Günü gününe yazılmış anılar, tarihleriyle, saatleriyle karşıma çıkıyordu. Yaşanılan her olay, yazıldığı an hissettirdiği duyguyla birlikte kayda geçirilmişti. Kimi zaman bir cümlenin yanına sıkıştırılmış küçük bir not, kimi zaman parantez içinde belirtilmiş bir şarkı adı eşlik ediyordu anlatıma. Sanki hayatın her dönemi kendi fon müziğini de beraberinde taşımıştı. O günlerin sevinçleri, hayal kırıklıkları, özlemleri ve umutları…

Arka planda dinlenen şarkılarla birlikte satırlarda hâlâ nefes alıyordu.

Rengi solmuş sayfaları parmak uçlarımla büyük bir özenle çevirdim. Kâğıdın yıpranmış dokusu, geçen yılların sessiz tanıklığını taşıyordu. Gözlerim satırları hece hece talan ederken, yalnızca okumuyor anlamaya, hissetmeye yeniden yaşamaya çalışıyordum. Bir anne şefkatiyle benimsedim o satırlardaki çocuğu, genci, kırgın yaşlı kadını. Her cümleyi sindire sindire içime çektim. Bir noktadan sonra göz bebeklerimin büyüdüğünü, dudak kenarlarımda sıcak bir gülümsemenin yavaşça yayıldığını fark ettim.

Çünkü okudukça şunu gördüm.

İnsan yaşadığı her dönemde içinde bulunduğu acının sonsuza kadar süreceğine inanabiliyor. Oysa geriye dönüp baktığında, zamanında dünyanın sonu gibi görünen şeylerin bile bir gün hatıraya dönüştüğünü fark ediyor.

Birkaç sayfa daha çevirdikten sonra içimdeki küçük bana seslendim.

Ona, hiçbir yaşanmışlığın en büyük, en karanlık ve aşılmaz olmadığını anlattım. Çünkü bugün burada oturuyor ve geçmişte geçmeyeceğine inandığım şeylerin çoktan geçtiğini geride kaldığını biliyorum.

Sonra onu hayalimde karşıma oturttum.

Dolgun yanaklarına eşit birer küçük buse kondurduktan sonra beklediği günlerin geldiğini, korktuğu gecelerin sona erdiğini, bir zamanlar ulaşılmaz sandığı bazı mutlulukların sonunda kapısını çaldığını anlattım ona. Gelecekten haber getiren biri gibi, sabırla beklediği müjdeleri fısıldadım kulağına.

İşte o an düşündüm

Geçmiş, bugüne gerçekten etki eder mi? Geleceğin karanlığa gömülmüş, terk edilmiş bir sokağına ışık yakabilir mi?

Yakarmış.

Hem de insanın sandığından çok daha güçlü bir ışıkla.

Günlükleri birer birer kapattıktan sonra aynanın karşısına geçtim.

Saate bakmadım. Ne kadar zaman geçtiğini umursamadım. Aynadaki çıplaklığıma, bütün kusurlarıma, bütün hikâyeme karşı öylece durdum.

Sonra sebepsiz yere dans etmeye başladım. Ellerimden tuttum, kendi etrafımda döndüm birkaç tur. Kendime yabancı değil, nihayet kavuşmuş gibiyim. Körpecik gözlerimden öptüm, yıllarca dünyayı, iç dünyasını anlamaya çalışan, yorulan ama yine de vazgeçmeyen gözlerimden.

Ve izin verdim.

Demir salıncakta göğe doğru yükselirken attığım o çocukluk çığlıklarının yeniden kulaklarımı doldurmasına izin verdim.

“Daha yukarıya! Daha da yukarıyaa”

O heyecanlı, tiz ses hâlâ içimdeydi. Yıllar geçmişti, sayfalar sararmıştı, şarkılar eskimişti. Fakat o çocuğun göğe uzanma arzusu hiç kaybolmamıştı.

Belki de büyümek, o sesi susturmak değil; yıllar sonra dönüp onu yeniden duyabilmekti.

14 Haziran 2026 3-4 dakika 10 denemesi var.
Beğenenler (1)
Yorumlar