Avcı

Yavaşça içeri süzüldü, Kutsal mabedin kokusunu içine çekti, gözlerini kapatarak. Ona ait hiçbir izin olmadığı, sessiz, kıpırtısız kokuyu içine çekti. Nasıl da üstünü örtmüştü hep. Nasıl da dışlamıştı onu. Şimdi kokusunu tüm izbelere yayma zamanıydı; görünen olmak.

Solundaki kapıyı araladı, gözü bir sözsüze takıldı; ahşap masanın üzerinde sere serpe yatıyordu. Başka bir sözsüz tavana yakın bir yerde dönüp duruyordu. Yerde oturan küçük kızın tam karşısındaki aynadan kızın yansıyan görüntüsüne baktı. Elindeki iz bırakan, kutsanmış minik şeylerle oynuyordu. Başının tam üstünde dolanan sözsüz, etrafında duvar örmüş, geçişine izin vermiyordu. İz bırakanlara her bakışında duvar, şeffaflığını yitirip pusa bulanıyordu. Bekledi… Bekledi…

‘’Hey, ver bakayım onları.’’ Biri, elindeki kutsalları çekip aldı.

İşte, pusun bir anlık dağılımında, kız gözünü dikip bir bakış bıraktı yüzüne. Tam görünür olma anında döşemelerin altından, elinde deniz feneri tutan sözsüz, kızın bedenini kavradı. Geçit kapandı, buradan giremeyecekti. Ahşap masaya uzanmış günışığı umursamaz tavırla kendini bulutun ardına gizledi.

Başka bir kapıyı araladı. Tanıdık bir koku, davetkar ve arsız, burnuna değdi. Avı, camın kenarında gökyüzündeki gece sözsüzünü izliyordu. Kızın etrafındaki duvar yarı saydam, geçirgendi. Sinsi bir duyuşla tam arkasına dikildi. Tanıdık kokunun ardından gelecek nefesi biliyordu; o hep bu aşina kokunun ardından gelir ve kendisini davet ederdi. Koku, tüm hislerinde nabız gibi atıyordu. Nefes, kızın gözlerinden yanaklarına süzülürken, nerden geldiğini anlamadığı sıcak elbiseli bir sözsüz, görüntüyü kapattı. Avı, avcısını hissetmişti.

Kırmızı kapı ardına kadar açıktı, tam önünde dikildi. Avı, kalabalığın içinde kaybettiği bir anısını arar gibi duvarının ardından etrafa bakınıyordu. Toprak canlısına:

‘’Sen benim arkadaşım değilsin!’’ Gözlerini yakalamaya çalıştı ama nafile…Duvar esnek bir pusla karanlığa gömüldü. Avı, güçleniyordu.

Sımsıkı kapanmış kapıların önünden geçti. Yarı açık bir kapıyı buldu. İçerisi, ölmüş kelimeler gibi kokuyordu. Duvar şeffaftı, hayret. İzledi, dinledi, kokladı.

‘’Sen benim dediğimi yaparsan, ben de seni dinlerim.’’

Avıyla bir an göz göze geldi, tam zamanıydı… Bedenini kavrayacakken, soğuk kemiklerini sızlattı. Duvar buza dönüşmüştü. Telaşla etrafında bir sözsüz aradı ama yoktu. Var olan sadece öldürülmüş kelimeler ve zamanı ölçen bir kutsanmıştı.

‘’Ona ben baktım, ben büyüttüm onu!’’

Kokusu… İştahla kapının önüne dikildi. Bir beden; cılız, güçten azat olmasına anlar kalmış. Avı, o anın nabzından tutmuş. Duvarda, sadece bir hıçkırığın geçebileceği küçüklükte bir çatlak. Gözbebeğini çatlağın içine yerleştirdi. İçerisi tüm ihtişamıyla onu çağırıyordu. Avı, gözbebeğini bakışına dikti. Görmeyen, örten bir gözbebeği. Bakış, çatlağı kapattığı an dışarda kaldı. 

Açlıktan gözleri büyüdü. Bir sözsüzden yardım alsa bu kim olabilirdi? Sevilmeyendi, istenmeyendi, görülmeyen, üstü örtülen ve kabul edilmeyen. Kimse ona yardım etmezdi, çünkü, sözcü avını avı ile yani kendisiyle tanıştıran bir avcıydı.

Siyah beyaz bir kapının önüne gelene kadar yürümeye devam etti, kapıda kilit yoktu. İçeri süzüldü. Binlerce kutsanmışın içinde avını gördü, üzerinde tanımadığı, kimisi tek gözlü, kimi derisiz sözsüzler nefesine eşlik ediyordu. Duvarı şeffaf ama geçirgen olmayan bir şeye dönüştürmüştü. Görebiliyor ama görülmüyordu. Bir an gözlerine baktığını hisseder gibi oldu. Anlıyor, tanıyor ama davet edilmiyordu. Kız rafların arasından, kendisine kutsanmış sözlerin yığılı olduğu bir dünya seçti. Görüntü, sözsüzlerin etrafını sarmasıyla gürültüye dönüştü.

Bir yolunu bulmalıydı; avını ele geçirmenin bir yolu olmalıydı. Bir yol, bir giriş, bir sızıntı… Görülmeliydi; duyulmalı, hissedilmeli ve yaşanmalıydı… Var olmaktı istediği; varlığı avının her hücresine yerleşmesine bağlıydı. Özeldi, mabedin kiracısına özel.

Açlığı kendisiyle besleyecekti kendini, bu onu silikleştirirdi. Gözlerinden ikisini kapadı, diğer gözlerini içine açtı.

Yanından sürünerek geçen bir sözsüzün iniltisiyle irkildi. Kurumuş, kırılmış ve kovulmuştu. Bıraktığı izden kim olduğunu anlamaya çalıştı, ölü kelimeler bedenine tutunmaya çalışıyordu. Koridor, inleyen sözsüzlerle dolmaya başlamıştı. Biri, elinde ışığını arayan bir deniz feneri tutuyordu. Tek gözlü başkası ise diğer sözsüzlerin üzerine suç yağdırıyordu. Sıcak elbisesiyle dolaşan başka bir sözsüz, kahkahasını boğazlayarak sürünüyordu. 

Geldikleri yere doğru yürümeye çalıştı. Omzuna, gözleri, kulakları ve derisi olmayan bir şey çarptı; burnunu harita olarak kullanıyordu. Hepsini anımsıyordu; kovulmuşları nerde görse anımsardı. İlk hatıra, doğum anında o da kovulmuştu.

Kapısız bir oda… Odada çıplak halde duran avı. Nabzı kesildi bir an. Doymuş bir açlığı duyumsadı gözlerinde. Duvar yok olmuş, sözsüzler kovulmuş...

 Gözlerine bir nefes değdi; avının gözlerinden yanaklarına akan. Nefesinin ardından ona baktı, ilk defa gözlerinin içine duvarsız bakıyordu. İlk defa çıplaktı, duvarsızdı…

Sessizce etrafında süzüldü. Tüm bedenini ve zihninin izbelerini görebiliyordu. Sözsüzlerden oluşan mabedi içine çökmüş, küf, her hücresini sarmıştı. Umut, neşe, boşluk, sessizlik, önyargı, merak, sevgi, nefret ve diğer tüm sözsüzleri mabedinden kovmuştu. Av, kendisinin avcısı olmuş, ilk defa kendisini avlamıştı.

Düşüncenin olması gereken yerde dipsiz bir girdap dönüyordu. Avlanacak ne bir av, ne bir duygu ne de ışık vardı. Kiracı, hiçliği bile kovmuştu içinden. Son defa etrafına bakındı, ve girdabın kokusuna bıraktı kendini:

‘Senin benimle tanışma zamanın geldi artık. Ben sana özel biçimlenmiş avcınım. Görmezden geldiğin, örttüğün, yüzüme duvarlar ördüğün. Ölümle tanıştığın zaman bile yüzüme bakmadığın. Ben senin içine tek sözü olanım; avcın:

Ben ''ACI''

 Merhaba.

02 Kasım 2022 5-6 dakika 11 denemesi var.
Beğenenler (6)
Yorumlar (1)
  • 32 gün önce

    Deneme biraz ''girift'' bir alan, sanki öykü dense olurmuş. Bolca tanım, ve soyut tabirler, kurgusal ve gerçeküstü anlatım bana böyle hissettirdi ama ''acı'' duygusunu hissedemedim.

    Yazınınız bana İtalyan sanatçı Jago j. Cardillo'nun Pieta adlı eserini hatırlattı. Taşın oyulmuş kıvrımlarından taşan acı.