Bağlantısız Cümleler
Sana gül bahçesi vaat etmedim kitabını yazan Joanne Greenberg'in anlattıklarını mahallenin hemen bitişindeki sokakta oturan gençlere aktaramadığınız müddetçe insanlık tarihi, kendi kazdığı kuyuda boğulan insanların cesetlerini yakmak için daha çok kireç arayacaklardır. Ne cümle derken anlamlandıramadığım birisi, tanımam için avuç içine yazdığı adını gökyüzüne fırlatmaktadır.
Bilirsiniz işte ne tanrı ne de güneş uğrar körler sokağına... Bir ihtimal şairin kalemi düşer ara sıra gecenin bir vakti vicdan ulu orta tecavüz edilirken... Zaten kördüğüme ne zaman güneş vurmuş ki...
Sadece tanrı ve güneş değil melekler de hatta masumiyet bile uğramaz körler sokağına ta ki şeytan pazarlık için iki fahişeyi bırakıncaya kadar düşlere...
Boş ver diye söylendikçe kalem, yazar kızarak eline kalemtıraşı alır. Uslu dur çocuk, uslu dur dercesine işaret parmağını kalemin ta gözünün içine sokar. Ki bu arada, çekim hileleri ile Hülya Avşar'ın gözlerinin içine posteri oturtulan İbrahim Tatlıses'in tüm Türkiye'nin ihtiyacı olduğu birlik ve beraberliği sağlayan Mavi Mavi türküsü çalar.
Şairin ya da ne bileyim yazarın kaleminin; hayatın arka bahçesini kurcalayan ziyaretleri anlamsız intiharların başlangıcı olacaktır kimsenin bilemeyeceği.
Yazar bu sayfanın en çok özgürlüğünü seviyorum diyor. Ki sonuçta cümleler arasında ne zaman ne yer ne de anlatım arasında bir ilişki kurulmayacağı için kalem ne geçmişten ne de gelecekten sorumlu tutulacaktır. Yapma ya! Diye düşünmeden de geçemeyen yazar keşke her şey bu cümle kadar anlaşılır ve kabul edilir olsa, diye de ısrarla görüşünü sayfaya bırakıyor.
Sonuçta Allahtan maymunlar var da maymun iştahlı deyimini bulduk. Yoksa problemimizin ana kaynağı ne Darwin'în evrim teorisi ne de Einstein'ın izafiyet teorisi. Tabii bunları yazdığımda yer çekimi kanununu bulan Newton'a sormak gerek? Arkadaş tüm bilim adamları bir şeyler icat etmeye çalışırken senin ne işin var elma ağacının altında? Elma sadece Pamuk Prenses'i elma ısırtarak zehirleyen kötü kraliçe de olması gerek. Yine de biz Newton'u fazla zorlamayalım. Yoksa bizim karşımıza geçip: Amma da yaptınız. Benim öğle arasında kestirmek için elma ağacının altına uzanmamı eleştireceğinize suyun kaldırma kuvvetini bulan Arşimet'in hamamda ne aradığını, suyun kaldırma kuvvetini bulduğu sırada kalkık olan bir uzvunun olup olmadığını ve en sonunda da Arşimet'in o esnada gece devirdiği arabadan dolayı cünüp olup olmadığını araştırsanıza? Derse biz ne yaparız. Otoriter devlet olmak için kanun üzerine kanun çıkartan baştap(t)ıran ve ekibi bu konu aydınlığa kavuşuncaya kadar suyun kaldırma kuvvetini iptal edebilir. O zaman ne olacak? Düşünsenize. Ya araştırmanın sonucu cünüp çıkarsa. Hadi anladık, insanlar cünüp kaldığında suyla temizleniyorlar, ya su neyle temizlenecek?
Bu gün günlerden salı. Şimdi Fenerbahçe'de olmak vardı diyen kadınların seslerini duyar gibi olan yazar, kaleminin sivriltilemeyen ucuna ?Kim korkar hain kurttan tüm kadınlar salı günleri Salı Pazarına gittikten sonra' der.
Yıllardır çözülemeyen bir sorundur. Keşke sözcüğünü oluşturan harflerin diğer harflere göre insanların yüreğinde daha derin izler bırakması. Sözcüğü oluşturan harflerin kanlı ihtilallerle sözlüğe girmiş olması ihtimali günümüzde daha çok kabul edilse de aydınlar dünyası tarafından, aydınların kimlerden teşekkül ettiği ve aydınların tüm dünyada kabul edilen evrensel özelliklerinin ülkemizde tam olarak belirlenememesinden dolayı keşke sözcüğünün üzerindeki kırmızı bulutlar bir türlü dağıtılamamaktadır ki ülkemizin gelişememesinin en temel nedeni olarak görmekte yazarın anlamsızlığı anlamlıca fark eden kalemi.
Dün gece televizyonda haberler varken daldığım internet dünyasında renkli görüntülerin her biri, Neyzen Tevfik'in kalemine düşse ve Neyzen bile kalemini o görüntülerin ta ciğerine soksa kesinlikle ülkenin hali hazırdaki açmazlarını anlayamayız. Hatta çorba kâsesine rakı ekmek koyarak Atatürk'ü bile şaşırtan Tevfik'in çizdiği düşlerinde sanırım bu ülkenin kat edeceği daha çok yol vardır ki belki Orhan Veli'nin şiirinde dediği gibi rakı şişesinde balık olsam bir ihtimal kültürel kalkınmanın ilk kıvılcımları yakışmış olur.
Sayfa yine dolambaçlı yollarda boy atan dikenlerin güneşle oynaşmalarını anlatmaya başladı. Hâlbuki bazen tanrılar bile denizde yüzüp sahilde o sıcacık kumların üzerinde biralarını yudumlarlar. Ki tanrıçalar teşrif ettiklerinde mavi sulara bir gece öncesinde Ay'ın okşadığı tenleriyle erkek bakışlarının beğeniyle üzerlerine toplanmasını isterler. Eee, o erkekler herhalde oralarda güneşin kavurduğu derileriyle akşama kadar kaynamış mısır satan erkekler olmayacaktır. Tanrıçalara bakan erkekler elbette tanrılardan olacaktır davul bile dengi dengine sözünü doğrulatmak amacıyla...
Sözcükler nasıl da sökün edip geliyorlar hafızama diye düşündükçe kalem sahibi hadi artık koy noktayı diye bağırmaya başladı kalem. Sonuçta sözcüklerin gelmesi bitmezse kalem yazmaktan tükenecekti. Kalem ile sahibinin kavgası başladı. Görseniz, sözcüklerin cesetleri uçuyordu havada, kediler yere düşenleri daha zeminle temas etmeden kapıyorlardı. Hele köpekler... İnsan o zaman anlıyordu dünyada ne kadar güzelliğin yok edildiğini.
Yazar da yorulduğunu hissetti. Çay bitmişti. Yenisini demlemek toplamda otuz bir kalori harcamak demekti. Zaten elinde çok az bir kalori kalmıştı. Televizyonda sarışın bir hatun kartvizitinde davetkâr yazdığına emin olan yazarın baktığı ekranda yazarın da ait olduğu burcun önümüzdeki üç ayda neler yaşayacağını anlatıyordu.
Şofben açıktı Allahtan. İnsan dinden imandan çıkabilirdi. Kalem kahkaha atarak yazara baktı. Anlam da içermiyordu bakışları Ömer Hayyam'ın yüzünde.
Sözüm meclisten içeri, dedi sahilde birasını yudumlayan tanrının biri sigarasının dumanını sarışın tanrıçanın göğüs kafesine bırakırken.
ersin başeğmez 25 şubat 2014 10:03 _izmir çaysız_şekersiz ve bademsiz