Bedelli Hiçsellik
Kızlarla bi yere gideceğiz. Ben, Yeliz, Eylo ve Fate...Arabaya biniyoruz, Fate'nin arabası, beyaz renkli küçük Mitsubishi...Fate ne zamandır araba sürüyor, ehliyeti ne zaman aldı? Hiçbir fikrim yok.
...
Hayırsever bağışçı bir milyarder; yeryüzünde yediği haltlar azmış gibi bir de birimizden birininin elini tutup, çıkacağı bir uzay yolculuğunda ona şebeklik yapıp eğlendirelim diye beraber yanında alıp götürseydi bile, yine birbirimizden haberimiz olmazdı gülüm inan bana! Araya ikinci ve üçüncü tekil şahıslar girecek de, milattan önce taş devrinden kalma mağara kadınları gibi ateşi bulacağız da, taşları birbirine sürtüp kıvılcımlar çıkaracağız da, dumanlarla varlığımızı duyumsatacağız. He oldu canım! Ölme eşeğim ölme! Hem nerede görülmüş imtiyazlı zenginin bir garibanı öyle kara kaşı, kara gözünün hayrına koluna takıp, Allah'tan ve herkesten çok çok uzakta, çığlığımızın bile anca uzay boşluğuna düşüp gezegenler arası turundan sonra dönüp tekrar kulak zarımızda uğultularla yankılanacağı bir yere alıp götürdüğü? Star Trek'teki gibi varsa bi yerlerde öyle yaşamlar, kaptan Picard'lı ya da mistır Spock'lu yarı insansı, yarı vulcan'sı melez karışımı biyolojik yardımsever canlılar, şansımız da yaver giderse tabi, belki hava sahalarını işgâl ettiğimiz için tedbir amaçlı gönderecekleri bi uzay mekiğinin kameralarına çaktırmadan gizli saklı bir köşeden acı acı gülümseyip el sallayarak; "Help" çağrısıyla evrensel bir işaret dilini kullanmış olmanın pişmanlığını bu sefer yaşamayacağız inşallah! Katillerimiz tarafından da canice öldürülmezsek şayet hayırlısıyla sıvışıp kaçacak bi yol bulacağız! Umut ediyorum ki ortak bir paydada buluşup, az çok konuşmadan da derdimizi anlayacak kadar ufukları gelişmiştir bu sağduyulu uzaylı arkadaşların! Bir yumruğumuzu sıkıp parmaklarımızı tekrar tekrar açıp kapama suretiyle; burada hangi davadan, hangi sebeple tutulmak istediğimizin şifresini umarım o rengârenk ışıklı ve tuşlu ekranlarından bizi daha fazla sağa sola çekiştirip hırpalamadan, yormadan adamakıllı, gereği gibi kör düğümlerimizden, zincirlerimizden, esaretimizden kurtarır gibi çözerler inșallah yoksa ayvayı yedik zaten buko! Haydi bakalım cümleten geçmiş olsun! Yazık ettiniz bize...yazık!
"Bizi bu yamyamların elinden kurtarın buko yoksa bunlar bizi çiğ çiğ yiyecekler!" nidasıyla dudağımızı oynatmadan da bi şekilde dile geleceğimiz, titrek parmaklarımızın uzantılarıyla akıbetimizin bazı sosyalist vicdanlı kesimlerce, şahsen bizim devrimci arkadaşlardan ve İspanyol yoldaşlarımızdan umutluyum ben ya! Her ne olursa olsun onlar bizi yalnız bırakmayacaklardır. Acıklı sonumuzun haberini yayınlayacak olan bütün yerel ve internasyonal kanallarda; merak konusu olacağımız ve şüphe uyandıracağımız, etrafa korku saçan o dehşet bakışlarımızla hiç ummadığınız bir anda göz göze gelip karşılaşırsanız eğer bilin ki; diğer bütün cinayetlerde ve katliamlarda olduğu üzere, ya iş işten geçtikten sonra ya da benim gibi uzay sevdası uğruna pisi pisine böyle sefilce geberip gittikten sonra, bu dramatik halimizi kılını kıpırdatmadan ekran başından seyredecek olanların hiç değilse ince ayva tüylerini bir tutamcık da olsa havaya kaldırmış olabilmeyi umuyor, yine o yanık ve kavurucu iç sesimizle o tuhaf görünümlü yaratıklarla bi şekilde aramızda telepati kurup başımızın belada olduğunun altını kırmızı butona basıp çizerek, medenî bir şekilde anlatmaya ve kısık sesimizi kuş gibi şakıyıp öterek herkese duyurmaya çalıştığımızdan da emin olmanızı bütün samimiyetimle arzuluyorum!
Bizden umutluyum canlar! Dünyanızı biz güzelleştireceğiz merak etmeyin! Baktık dünyada bize huzur yok insanlarla iletişime geçemiyoruz, düzülmek pahasına bile olsa kobay bi maymunmuşuz gibi kalktık bu dürzülerle taaa buralara kadar geldik! Binbir medetle ve umutla geldik ki; merhametli uzaylı arkadaşlarımızla el sıkışıp, onların bu gelişmiş ve donanımlı mürettebatlarıyla kötülerden ve zalimlerden sizi kurtaralım. Ey insanlık! Bu iyiliğimizi unutma sakın! Yaşıyorsan bunu biraz da bize borçlusun! Hangi cehennemdeysen ve hãlã yaşıyorsan tabi...
...
Fate arabadan iniyor, şoförün kim olacağı ise hãlã muamma...Ben, Yeliz ve Eylo arkadaki üçlü koltuktayız. Parka yanlamasına girmiş, öndeki araç da ön tamponun kaportasına yapışık vaziyette dümdüz park etmiş, hem önden hem arkadan burun buruna fena sıkıştırmışlar kızı. Bizim sorunumuz değil, olaya müdahale etmiyorum, şoför olan düşünsün. Fate arabadan zaten çoktan inmiş. Arka koltuktaki biz üç silahşörler de şaşkınlıkla Fate'nin yere uzanışını, sonra da o bücür boyuyla; sıkı temas halindeki öbür arabaya çıta kollarıyla alttan asılıp Herkules gibi rahatça havaya kaldırışını ve kenara çekişini hayretler içinde seyrediyoruz. Polise şikayet edip tutunak tutacağı yerde, kendi kendine hasar tespit hesabı yapıyor bizimki.
"Boydan boya çizik var işte çarpmış şerefsiz! Ben gitmekten vazgeçtim kızlar gelmiyorum, siz gidin!"
"Tamam!" diyorum, "zaten yürüme mesafesine arabayla niye gidiyoruz ben anlamadım ki...Kim geliyor şimdi benimle?"
Yeliz "abla ben gelmiyim yorgunum zaten hiç uyumamışım, uzanim azıcık!" diyor. O az'ın ne anlama geldiğini biliyorum ben de az çok...hatta Hakan Günday da "AZ" başlıklı kitabında şu güzel cümlelere imzasını atmıştı:
"Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az...O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum... Az...Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler.
Senin ve benim gibi..."
...
Eylo'ya bakıyorum o da suspus, çıtı çıkmıyor kızın, öyle hevesli de görünmüyor artık, can atmıyor yani şurdan şuraya yayan yürüyüp durduk yere tabanlarını yağlamanın da meraklısı değilmiş. Muhtemelen derneğe gidip kadın meclisine takılmanın militan ruhuna daha iyi geleceğini düşünüyordur. Haklı! Ben olsam ben de bu kafayla kendimle şurdan şuraya bir adım atmazdım! Ama bir kere çıkmışım bu bungun evden, o betonlaşmış adımımı buraya kadar atmışım. Bir efor sarfetmişim, başımı gömdüğüm o taş yastıktan kaldırmışım. Her adımda biliyorum buzlarım da yavaş yavaş eriyip çözülecek, beton harcım da çatlayıp pul pul dökülecek yerlere. Diğer taşlarımı da başka bir acıda elden ve gözden çıkarıp kullanmayı düşünüyorum buko! Herkes çil gibi dağıldı gitti evine şimdi...Yine yalnız kaldım! Yine kesirli bir sayı gibi içten içe bölündükçe betimsiz, tanımsız ve yarım. Kimse gelmeyince eve gidiyorum ben de. Şevki abi benim gibi yaralı ve külüstür arabayı evin önüne, yol kenarına park ediyor. İçimden diyorum ki "akıllı baştan niye buraya park etmemiş ki?"
...
Evde misafir var, yıllardır vitrinde duran hiç kullanmadığım tozlu tabakları çıkarıyorum. En sevdiğim, kullanmaya kıyamadığım pahalı takım setim. Marka vermiyorum, neyse ki kurgumda reklam mecburiyetim yok! Ünlü bir tasarımcının, fırsatı kaçırmayıp yarı yarıya indirimden aldığım porselen tabaklar. Söylemenize gerek yok, biliyorum orda da kazık yedim. Bana her türlü geçiriyorlar zaten alışkınım. Ben de kollarımı iki yana açmıştım zaten yan yatmış sekiz rakamının o sonsuzluğu gibi...artık boş yere kendimi yormuyorum. Bazı durumlarda savaşmak boş enerji israfı ve kabulleniş acıları dindiren bi huzur. Tabağı elime alınca, dalga desenli kenarının çatlamış olduğunu fark ediyorum. Bir çocuğun düşmek üzere olan süt dişini çeker gibi hafifçe sallayıp yokluyorum kırılganlığını...sonunda kırılıyor o çatlak ve elimde kalıyor. Dört köşesinde aynı kırılganlık...çöpe atıyorum üzülerek, "takım bozuldu!" diyorum, "bir kere bile kullanmadım!" İkincisini alıyorum elime, onda da aynı inişli çıkışlı eğimler ve tümsekler. Oysa ne güzel bana karlı dağları, dereleri, tepeleri ve yeşil ovaları hatırlatıyordunuz. Üçüncünün kaderini elime aldım, dedim belki onunki güzel olur ama maalesef o da vıttırı vızzık adamlar gibi fos çıktı. O da bizden beter anlayacağın, o da bizim gibi çöpü boylayıp gitti. Herkes gibi unutulup gidecek o da bir gün. Vakti dolan gidiyor be buko! Ardından salya sümük "gitme!" bile diyemiyoruz. Acımızı bile yaşıyamıyoruz doğru dürüst...hep başka bir acının karanlığıyla örtülüyor üstümüz.
Söylememe gerek yok, sen de görüyorsun işte...Bütün tabaklar yerinde dura dura çürümüş gitmiş. Kaç sene o oylumlu taraflarına yüksünmüşler gibi, bütün ağırlığını köşelerine vermişler gibi kasları ve kemikleri tümden incelmiş ve kopmak üzereler artık...ücra köşede defnedilecek, satılmamış bir avuç toprak parçası arıyorlar sanki içimde bi yerlerde... Şimdi utanmadan karşıma geçmişler, tek tek kırıklarını derime geçirerek, tuttuğum yerden de beni kanatıp duruyorlar. Bir merasime yakışacak şekilde, porselen bakışlarıma giydirdiğim sahte gözyaşlarımla onları son yolculuklarına uğurladım. Arka fonda yine hüzünlü bir şarkı...söylemiyeyim şimdi, kederimizle sizi de boşuna efkãrlandırmayalım. Altı üstü bizi unutmaya lãyık gördüğünüz, herhangi sıradan bir porselen tabaktan ibarettik işte...tozlu raflarınızın birinde yüreği paramparça ve göçük ve yitik ve yalnız ve külle dumanla karışık. Ben de kırılırım ya n'olucak? Çok güzel kırılırım hem de, ruhunuz duymaz.
Rihter ölçeğinin hissedemeyeceği kırılganlığının, duygularının ölü toprağını; bazen kendin atarsın gönüllü üstüne, beyaz kefenini paşa paşa giyersin, çürümüş cesedini de kalmışsa eğer bir parça temiz beyaz sabun ( yahu marka vermiyim diyorum ama illa ekstra parantez açtırıp söyleteceksiniz bana! Hacı Şakir abim, gözüm! Elin değmişken bizi de bi yıkayıver be şurda! ) kendi ellerinle köpürtüp yıkarsın foşur foşur ve hiç yaygara koparmadan sessiz sakin güzelce ruhunu gömer gidersin arkadaş! Bizim olaylara duruşumuz ve çizgimiz budur, gitmek isteyeni yolundan alıkoymayacaksın. Nedir yani bu hengame bunca kıyamet gürültü! Ruhumuza yazık, korkutup kaçırtacaksınız bakın peşinen söylüyorum, gideceğimiz varsa da gidemiyoruz ha bi yere sizin yüzünüzden! Ne burda huzur bıraktınız ne orda...
...
Kalbime doğru hedeflenen balistik füzeyi kendi ellerimle imha ettim. Başka can kaybımız yoktur çok şükür! Üzgünüm canım! Korkarım ki taştan bir kalbim ve seni kucaklayacak ellerim de yok artık...
Varoluşluğuma isabet eden çok mühim gibi görünen o ıvır zıvır mühimmat parçalarını tek tek ayıklamakla meşgulüm. Ben de omuzlarındaki münferit madalyaları şıngırdatıp duran yüreğinden yaralı bir gaziyim artık...
Vatana millete hayırlı uğurlu olsun! Gözünüz aydın sevgili halkım! Gözünüz de arkada kalmasın zaten yazık günahtır. Bir gün birisinin acısına bakmayı ve dokunmayı öğrendiğinizde lazım olacaklardır. İnanıyorum ben, inanıyorum ki mermili gözlerinizi açacaksınız bir gün...kıçınızın üstünde barışı ve sevgiyi korkakça bekleyip özlemek yerine, sahalara inip savaşacaksınız cesurca! Bakın buranızdan geçtim. Buraya güzel bir anı, mutlu bir tebessüm, buraya da biraz acımsı şeyler ve diplomatik bir ünlemin siyasi hükmünü giymiş muhtelif noktasını bıraktım. Beni affet Birhan'cım! Unutuyordum az kalsın, bunlar da repliklerinden esinlenerek, kendi kendimize savaş verdiğimiz böylesi manidar bir günde; kör kurşunlarla öykümüzün kargaşasında kim vurduya gidip, sonra da hafızalara kazınan kahraman figüranlarımızdı değil mi? Oto köle karışımı yığınların arasında, demokrasimize uygun vaziyette sömürüp semirerek sustuklarımıza saydığımız.
Heyt be! Tipini yediklerimin! Ben sizin ciğerinizi bilirim ulan bilmem mi?!




Çok güzeldi yazın öncelikle. Duyguların geri dönüşümü diye bir yazı yazmıştım, hatta bir şiirde kullanmıştım. Maddi şeyler gibi manevi atıkların da elbette bir geri dönüşümü olacaktır. Sen yazında imha ettim diyorsun ama aslında kurgusal olarak işlediğin o duygular bir fosil gibi baharda yeşermeyi bekliyorlar diye düşündüm. Çünkü insan topraktır ve topraktaki hiçbir şey zayi olmaz, ışkın verdi derler bizim buralarda. Bir filizden, bir daldan, bir çiçekten minicik bir yarıkla çıkıverir o hüzünler, karamsarlıklar, ayrılıklar. Güneş doğuverir, suya kanar yeşillikler, gülümser doğa. Yazının bende uyandırdığı zıt duygulardı diyeyim, karamsarlığına rağmen.
Balistik füze örneğin konudan bağımsız olarak geçenlerde Hatay' a düşen bombayı hatırlattı. Köy halk onu motorun arkasında sürükleyerek parçalamışlar ve demirciye satmışlar...:) Biz dağılırız ama anlamlı ve faydalı bir biçimde yeniden varlık biçeriz kendimize. Bu haber de beni gülümsetti.
Kalemin sakin, okuyucuyu içine katarak ilerliyor, davete gitmedik diye üzülüyorsun. Az' ın farklı bir alıntıdaki açılımını çok sevdim. Kalemine bereket, yüreğine sağlık sevgili Gule. Selamlar sevgiler, sağlıkla hep.