Bir Kadın Yürüyordu
Sulu bir kar yağıyordu. Gece, sokulgan örtüsünü şehrin üzerine sererken sahipsiz bir sokakta yalnız bir kadın yürüyordu. Adımları sessizliği yırtarken, küçük ellerini duman gibi çıkan nefesiyle ısıtmaya çalışıyordu.
Nafile çığlıklar kopuyordu yüreğinden. Anlamsız anlamlar yüklü yüzünde, gri bulutlar dolaşıyor, poyraz bir rüzgâr kesiyordu elâ gözlerini. Öfke dalgaları ateş saçıyor, masum bir bulut kanatlanıp soğuk yüzüne konuyordu.
Kadın pantolonunun sağ cebinden bir şey çıkardı. Bir mektup. Okuma konusunda ikircil kaldı. Gergin yüzünü sevda şöyle bir koklayıp geçti.
Belki, bir adam canlandı bakışlarında, kim bilir. Geçmişin sisli perdesi hafifçe aralandı. Mavi düşlerini siyah bir yaşanmış delip geçti. İnanç dolu yaşanmışlıklar, aldanışlara, aldatılışlara yerini bıraktı. Güzel bir geleceğe yelken açmışken; şimdi, bir uçurumun kenarından yaşanacaklara bakıyordu.
Yıllar öncesiydi. Taze bir bahar tomurcuk açıyordu. Onunla tanışmasını hatırlamaya çalıştı. Yine bir akşamüstüydü. İsmi mühim olmayan bir şehrin kirli kaldırımında yürüyor, vitrinlere bakınıyordu. O, mu önce görmüştü yoksa kendisi mi? Bir kibrit yaktı geçmişin karanlığına, hatırlamadan ziyade görmeye çalıştı. Maviye kesen gözlerinden deniz fışkırıyordu sanki yaşama sevinci. Nasıl da balıklama atlamıştı o gözlerden içeri. Kalbi yerinden fırlarken o bakışların altında, birine ait olmanın, güvenli bir limanda çalkantılı denizi seyretmenin huzuru sarmalamıştı yüreğini. Âşık olmuş, bir kıvılcım sevda yumağına dönüşmüştü. O'nun olmuştu, nefesinin sıcaklığında, güvenli kollarında, yanında dünyanın en mesut kadını, insanı hissediyordu kendini. O anlattıkça, bir masalda dünyanın en mesut prensesi sanıyordu.
Yaşamları ne zaman virgüllerin, 'belki'lerin ya da noktalı virgüllerin egemenliğine girdi, üç noktalar birer birer düştü; mavi düşler ne zaman önce griye sonra siyaha döndü? Hatırlamaya çalışıyordu nafile çabalarla. Uzaklardan bir vapurun geceyi bölen sesini duydu, iskeleye yaklaşmış; cebindeki insanları atıyordu yaşamın kucağına.
Bilinmez şehrin gecelerinde yaşadıkları anları, zamanın geçişlerini, sevginin tükenişlerini film şeridi gibi gözlerinin önünden geçirdi. Değişim. Ya da gerçek kişiliğin zamanla su yüzüne çıkması. Şimdi hangisinin doğru olmasının ne önemi vardı... Sonuçta, gerçek değişmedikten sonra...
Evlenmişler miydi? Ne önemi vardı şu an? Hiç... Ya çocukları var mıydı? Ya da ilişkileri kaç yıl sürmüştü? Kadın kaç yaşındaydı ya da adam?
Sorular okur için hiç bitmezdi. Cevaplar ise kadını ilgilendirmezdi.
Kadın mektubu zarftan çıkardı. Nemli gözleriyle yazılanları okumaya çalıştı.
?'Biliyorum, bu benden sana son haber. Sahi senle güzel bir günde tanışmıştık. Yoo, yalan söyleyemem; gün senle tanıştıktan sonra güzelleşmişti. Genç bir kızın suya yayılan hayalleri gibi.
Ben, nasıl anlatsam ki sana. Varlığınla yaşamak varken, başak tarlalarından güneşi toplayıp gözlerine kondurmak varken. Sahi; sen bakışlarında gezdirirken denizi; ben yüzerdim içinde. Mavi bir bulut yoldaşlık ederdi de sen kıskanırdın yüreğinden dökülen umutları.
Sessiz bir yolcuydun yanımda. Ya, yolcuymuşsun; ben bile anlamadım, bilemedim. Gitmelerin karla kaplı bir yolda saçılan yıldızlar gibiydi. Ne mi diyorum. Saçmalıyorum galiba. Çok da içmedim hâlbuki. Sadece, akşam tek başıma oturdum, masam ve ben ve sigaram. Bir yetmişliğin gözyaşları akıyordu bardaktan. Neyse, ayrılmamız gerekir diyorduk. Gitmeyen bir yolculuktu, senle yaşadığımız. Off, nasıl da anlatmalı.
Bu satırları okurken, yanında olmayacağım.
Dahası hayatta.
İntiharlar düzenledim kaç defa. Ölümler seçtim. Yeşil ölümler. Olmadı. Dipsiz bir kuyuda bir ışık ararken her defasında; bakışlarından bir şarkı geldi karşıma oturdu. Hesaplar verdim, hepsinde borçlu çıktım. Yokluğunun acıları, damarlarımda patladı, rüyalarımdan kırmızı uyanışlarla sıyrıldım.
Söyle, diyorsun, lafı geveleme, hayatı gevelediğin gibi. İşte ben öyleyim galiba. Çingen bir zamanın koynunda doğmuşum. Sabah bir yıldız dolaşırken gökyüzünde, ben bir çıranın aydınlattığı odada patiklerimden uçurtmalar yapmışım.
Boş versen diyorum. Şart mı sebepleri öğrenmen!
Sahi sen yüreğinden martıların kanatları geçerken, düşlerinden topluyor musun papatyaları; sarı sarı papatyaları. Sus! Bir sözcük bile dökülmesin kıvrımlı dudaklarından. Gölgelerinde gezinirdim de gözlerinden bıçkın bir delikanlı fırlardı. Ne diyorum ya.
Ben gidiyorum. Keskin bir buluttan alıyorum tüm öfkelerimi. Lades zamanların koynunda uzanıyor gelecek, ama tutunamıyorum. Ben saklı bir kentin tozlu yollarından şiirler topluyorum. Kimisinde kırmızı lekelerin yayıldığı cam parçaları, kimisinde bir güvercinin beyaz tüyü. Sırılsıklam sisli bir sabahın koynunda uyuyorum da rüyalarımda saçlarından salıncaklar yapıyorum.
Ve, bir trenin son vagonunda yalnız otururken, bir silah sesinde buluyorum yolumu...'
Kadının üşüyen avuçlarından mektup kaydı. Ay'ın kurulduğu karşılara baktı. Gökyüzüne birkaç yıldız gelmişti. Bir köpeğin uzaktan havlamasında bir şeyler bulur gibi oldu. Yanından bir araba geçti, geçerken şöyle kornasıyla kadına şuh teklifler yaptı.
Kadın yürüyordu. Gri bir gece siyah tuvalden fırlıyordu. Sessiz bir ıslık kadının ta düşlerinden öpüyordu.
Uzaktan, çok uzaktan bir trenin sisli türküsü geliyordu.
21 kasım 2009 13.01 _izmir çaysız_şekersiz ve bademsiz