Bir Toplumsal Otopsi / Ekrandan Sokağa Sızan Zehir

Bu yazı, yalnızca kağıda dökülmüş bir şikâyet dilekçesi değil; bir toplumun kendi evlatlarını kendi elleriyle karanlığa teslim edişine tutulan, her satırı kanayan bir yas belgesidir. Matthias Ahmet Minguzzi, Hakan Çakır, Alper Ömer Toprak ve Atlas Çağlayan… Bu isimler, sadece giden birer can değil, bizim kolektif vicdanımızın enkazı altında can çekişen insanlığımızın son çığlıklarıdır. Bugün Türkiye’nin sokaklarında, ekranlarında ve sosyal medya dehlizlerinde yankılanan bu çürüme, münferit bir olaylar silsilesi değil; ailenin, eğitimin, medyanın ve adaletin el birliğiyle ördüğü bir cellat ağının sonucudur. Bu yazı, suçluyu başka yerde aramayan, aynadaki o kanlı yüzle yüzleşmekten kaçınmayan, "sanat" adı altında zehir saçanlara, "fenomen" maskesiyle canavar büyütenlere ve sessizliğiyle bu suça ortak olan tüm topluma yöneltilmiş bir haykırıştır.

Masumiyetin kanıyla beslenen bu karanlık düzende, her çocuk cinayeti aslında toplumun kendi geleceğine sıktığı bir kurşundur.

Toplumsal çürümenin en derin katmanlarına indiğimizde, karşımıza çıkan manzara sadece bir asayiş sorunu değil, topyekûn bir ruhsal iflastır. Matthias Ahmet Minguzzi’nin yarım kalan gülüşü, bugün ekranlarımızda "reyting" uğruna pazarlanan o kirli şiddet kültürünün doğrudan bir sonucudur. Televizyon dizilerinde takım elbiseli, elinde silahla dolaşan, hukuku hiçe sayıp kendi adaletini dağıtan o mafyavari figürlerin kahramanlaştırılması, çocuklarımızın zihnindeki "güç" kavramını yerle bir etmiştir. Genç beyinler, merhameti bir zayıf noktası, şiddeti ise bir varoluş kanıtı olarak görmeye başladıklarında, aslında o "çocuk görünümlü katiller" çoktan aramıza katılmıştı.

Hakan Çakır’ın fidan gibi solduruluşu, medyanın o magazinleşmiş, sığ ve ahlaktan yoksun dilinin yarattığı erozyonun bir nişanesidir. Şov adı altında yayınlanan programlarda, aile mahremiyetinin ayaklar altına alınması, şiddetin bir "sahne performansı" gibi sunulması, toplumdaki "insan olma" bilincini felç etmiştir. Televizyon kanallarındaki o parıltılı stüdyolarda, insanların birbirine hakaret etmesini, fiziksel şiddete meyletmesini "eğlence" olarak izleyen bir toplum, kendi çocuklarının birbirine bıçak çekmesine şaşırmamalıdır. Bu bir toplumsal cinnet halidir ve bu cinnetin senaristleri, yönetmenleri, oyuncuları ellerindeki kandan asla temizlenemeyecektir.

Alper Ömer Toprak’ın hayallerinin çalınması, sosyal medya denilen o kontrolsüz bataklığın, TikTok ve benzeri platformların insan ruhunu nasıl kemirdiğinin en acı kanıtıdır. Fenomen adı altında piyasaya sürülen, hiçbir vasfı olmayan, ağzı bozuk, şiddeti ve lümpenliği kutsayan figürlerin milyonlarca çocuk tarafından takip edilmesi, bir toplumun geleceğine ekilmiş en büyük saatli bombadır. "Kolay yoldan para kazanmak" ve "ne pahasına olursa olsun ünlü olmak" hırsıyla yanıp tutuşan bu dijital canavarlar, çocuklarımıza ahlakı değil, arsızlığı; emeği değil, yağmayı öğretmektedir. Bu mecralarda "katil kişilikli" profillerin öne çıkarılması, masum yavrularımızın ruhlarını her gün biraz daha karartmaktadır.

Atlas Çağlayan’ın masumiyetine kasteden o zihniyet, bugün "sanatçı" diye yutturulan, madde bağımlılığıyla ve karanlık yaşam tarzıyla alkışlatılan figürlerin eseridir. Müzik ve sanat gibi insan ruhunu yüceltmesi gereken kavramların, uyuşturucu kullanımını ve şiddeti özendiren, suç dünyasını bir cazibe merkezi gibi sunan "sanatçı bozuntuları" tarafından kirletilmesi, bu çürümenin en zehirli halkasıdır. Bir gencin kulağına fısıldanan "hızlı yaşa, suç işle, madde kullan" melodileri, aslında o gencin cenaze marşıdır. Toplumun bu sahte ikonları alkışlaması, onları baş tacı etmesi, kendi çocuklarının katline rıza göstermesinden başka bir şey değildir.

Suçlu aile yapısı, bu büyük felaketin en korunaklı ve en sinsi yuvasıdır. Kendi içindeki şiddeti çocuğuna miras bırakan, evladına sevgiyi değil nefreti aşılayan, "vur kır parçala" diyerek sokağa salan anne ve babalar, bu katliamın en büyük sorumlularıdır. Bir aile, çocuğunun elindeki kanı temizlemeye çalışıyor, onun işlediği suçu "çocukluk hatası" diye örtbas ediyorsa, o aile artık bir suç örgütünden farksızdır. İnsan olma bilincini, vicdanı ve empatiyi evde öğrenemeyen bir çocuk, toplumun içine salınmış pimi çekilmiş bir bombadır ve bu bombayı kuran bizzat ebeveynlerin kendisidir.

Eğitim sistemimizin o içi boşaltılmış, sadece şekilden ibaret kalan yapısı, çocuklarımızı bu çürümeye karşı savunmasız bırakmaktadır. Okulların sadece test çözülen binalara dönüştürülmesi, ahlak ve vicdan derslerinin önemsizleşmesi, bir toplumun intiharıdır. Öğretmenlik maskesi ardına saklanan ama öğrencisinin ruhundaki karanlığı görmekten aciz, müdürlük koltuğunu sadece bir iktidar alanı olarak gören şahsiyetler, bu sistemin en zayıf halkalarıdır. Bir öğretmen, öğrencisinin bir katile ya da bir kurbana dönüşmesini engelleyemiyorsa, o okulun kapısına kilit vurulmalıdır. Eğitim, sadece bilgi yüklemek değil, bir karakter inşa etmektir; ama biz bugün karakterleri yıkıyoruz.

Devlet politikalarının yetersizliği ve sonuçsuzluğu, bu sosyal çürümenin önündeki en büyük engellerden biridir. Kağıt üzerinde mükemmel görünen yasaların, uygulama aşamasında katillerin ve suçluların lehine işleyen birer mekanizmaya dönüşmesi, halkın adalet duygusunu kökünden kazımaktadır. Cezaevlerinin birer suç okuluna dönüştüğü, "iyi hal" indirimlerinin canilere ödül gibi dağıtıldığı bir düzende, hiçbir çocuk güvende değildir. Devletin asli görevi masumu korumaktır; ancak bugün suçlu, adaletin labirentlerinde yolunu bularak sokağa dönmekte ve yeni Matthiaslar, yeni Hakanlar aramaktadır.

Hukukçuların ve avukatların, adaleti tesis etmek yerine suçluyu kurtarma yarışına girmesi, hukukun ruhuna vurulmuş bir hançerdir. Bir katili savunurken, kurbanın hayatını karalamaya çalışmak, "savunma hakkı" adı altında ahlaksızlığa kılıf uydurmak, o avukatın eline de o cinayetin kanını bulaştırır. Adalet, teknik bir oyun değil, vicdani bir zorunluluktur. Eğer bir hukukçu, parayı adaletin önüne koyuyorsa, o toplumun temel kolonları çürümüş demektir. Biz bugün sadece çocuklarımızı değil, adalet olan inancımızı da toprağa gömüyoruz. Bu toplumsal otopsi bize gösteriyor ki, her bir çocuğun katledilmesinde tüm toplum suçludur. O tetiği çeken parmak sadece bir sonuçtur; o tetiğe kadar giden yolu döşeyen biziz. İzlediğimiz dizilerle, tıkladığımız kalitesiz videolarla, sessiz kaldığımız haksızlıklarla, verdiğimiz oylar ve takındığımız o vurdumduymaz tavırlarla bizler, kendi cellatlarımızı kendi ellerimizle besliyoruz. Bir toplum, kendi çocuklarını koruyamıyorsa, o toplumun "uygarlık" iddiaları koca bir yalandan ibarettir.

Şiddetin estetize edilmesi, bu çağın en büyük vebalidir. Ekranda bir karakterin onlarca kişiyi vurup kahraman gibi yürüyüp gitmesi, gerçek hayatta bir çocuğun arkadaşını öldürmesiyle sonuçlanmaktadır. Sanatın bu yıkımdaki sorumluluğu, her şeyden daha büyüktür. Çünkü sanat, duygu dünyasını şekillendirir; eğer duygu dünyası şiddetle, uyuşturucuyla ve güç tapıncıyla şekillenmişse, o toplumun sokakları birer mezarlığa dönüşür. Senaristlerin kağıdı, yönetmenlerin kamerası bugün maktullerin kanıyla ıslanmıştır.

İnanç kavramı, bu çürümenin ortasında bir aksesuar haline getirilmiştir. Ahlaktan arındırılmış bir inanç, merhametten yoksun bir dindarlık, bu yıkımı durdurmaya yetmez. Gerçek inanç, bir canın yanmasını tüm cihanın yanması gibi hissetmeyi gerektirirken; bugün inancı sadece şekilsel bir kimlik kartına indirgeyenler, bu zulme karşı ses çıkarmayarak zalimin ortağı olmuşlardır. Vicdanı olmayan bir inanç, içi boş bir kabuktur ve bu kabuk bugün bu çocukların feryatlarını örtmeye çalışmaktadır.

Geçmişimizden tevarüs eden o kadim merhameti, "komşusu açken tok yatmayan" o hassasiyeti nerede bıraktık? Modernleşme ve teknolojik gelişim adı altında ruhumuzu şeytana mı sattık? Bir çocuğun canı yandığında cihanı ayağa kaldırması gereken bir toplum, bugün "aman başıma bir iş gelmesin" diyerek perdelerini sıkı sıkı kapatıyor. Bu korkaklık, bu sessizlik, bu vurdumduymazlık; sosyal çürümenin en belirgin semptomudur. Biz artık bir toplum değil, aynı coğrafyada yaşayan ama birbirine yabancılaşmış, korku ve nefret dolu bir kalabalığız.

Eğitim sektöründeki o "öğretmenlik" maskesi ardındaki vasatlık, çocuklarımızın ruhsal dünyasını çölleştiriyor. Sınıfındaki zorbalığı görmezden gelen, öğrencisinin ailevi dramlarına kulak tıkayan, sadece maaş gününü bekleyen bir "eğitimci", aslında o çocuğun katline giden yoldaki ilk engeli kaldırmış olur. Okul müdürlerinin "disiplin" derken sadece kılık kıyafetle uğraşması, ama ruhsal erozyona karşı hiçbir politika üretmemesi, sistemin ne kadar sığlaştığının kanıtıdır. Bizim okullarımız artık insan yetiştirmiyor, sadece mevcut bozuk düzenin çarklarına yeni dişliler üretiyor. Sosyal medya fenomenlerinin o parıltılı ama sahte hayatları, gençlerimizi derin bir aşağılık kompleksine ve buna bağlı bir şiddet sarmalına itiyor. "Onun gibi olmalıyım" diyerek başlayan bu yolculuk, "onun sahip olduklarını çalmalıyım" ya da "onun kadar güçlü (şiddet yanlısı) görünmeliyim" noktasına evriliyor. TikTok'ta paylaşılan o saçma videoların arkasında, aslında bir medeniyetin çöküşü gizli. Bir toplum, bilgiyi değil rezilliği ödüllendirdiğinde, o toplumun çocukları da rezil bir hayatın başrol oyuncuları olmaya aday olurlar. Katil ruhlu "sanatçı" bozuntularının müzik listelerinde zirvede olması, bu ülkenin gençliğine yapılan en büyük suikasttır. Şarkı sözlerinde suçun güzellemesini yapan, madde kullanımını bir özgürlük gibi pazarlayan, sokak çetelerini birer kahramanlık destanı gibi anlatan bu figürler, çocuklarımızın kulaklarından kalplerine zehir akıtıyorlar. Sanatın bu kadar alçaldığı bir çağda, masumiyetin ayakta kalması mucizedir. Biz bu mucizeyi gerçekleştiremedik; Matthias’ı, Hakan’ı, Alper’i ve Atlas’ı koruyamadık. Her bir ölümde, adalet sisteminin bir kez daha iflas ettiğini görüyoruz. "Çocuk görünümlü katil" dediğimiz o figürler, aslında bu sistemin çatlaklarından sızan cerahattir. Onlar, cezalandırılmayacaklarını, kısa sürede aramıza döneceklerini bildikleri için bu kadar pervasızlar. Caydırıcılığı olmayan bir ceza sistemi, sadece yeni suçlara davetiye çıkarır. Devletin adaleti sağlamadığı her yerde, karanlık güçler kendi "adaletlerini" vaat eder ve gençlerimizi o karanlığın içine çeker.

Anne ve babaların çocuklarına olan tutumu, bugün bir "proje" yöneticiliği ile "tamamen serbestlik" arasında sıkışıp kalmış durumda. Çocuğuna hiçbir sorumluluk vermeyen, her hatasını parayla ya da nüfuzla kapatan aileler, aslında o çocuğun vicdanını öldürüyorlar. Diğer yanda ise sevgisizlikten ve yoksulluktan beslenen, çocuğunu sokağa terk eden aileler var. Her iki uç da aynı yere çıkıyor: Şiddete meyilli, empati yoksunu ve can yakmaktan çekinmeyen bir nesil. Biz bu nesli kendi ellerimizle yoğurduk. Psikolojik olarak, bu toplum kolektif bir narsisizmin pençesinde kıvranıyor. Herkes sadece kendisini, kendi kârını ve kendi görüntüsünü önemsiyor. Başkasının acısına duyarsızlaşmak, sosyal çürümenin en son aşamasıdır. Matthias’ın acısı Minguzzi ailesinin, Hakan’ın acısı Çakır ailesinin meselesi olarak kaldığı sürece, biz bir millet olamayız. Bir çocuk öldüğünde yer yerinden oynamalıydı; ama biz sadece sosyal medyada birkaç saniyelik üzüntü emojisi paylaşıp, bir sonraki "eğlenceli" videoya geçiyoruz. Televizyon sunucularının o yapmacık, teatral üzüntüleri, reyting uğruna kurbanların ailelerini sömürmeleri, insan haysiyetine yapılmış en büyük saldırıdır. Acının ticareti yapılıyor bu topraklarda. Bir cinayet haberi verilirken arka plana koyulan o gerilim müzikleri, olayı bir "film" gibi algılamamıza neden oluyor. Gerçeklikten bu kadar koptuğumuz için, dökülen kanın sıcaklığını hissedemiyoruz. Biz izleyiciyiz, onlar kurban; ve bu bölüşüm, vicdanımızı rahatlatıyor gibi görünüyor. Şiddetin bir "yaşam stili" olarak pazarlanması, sadece televizyonlarla sınırlı değil; artık mahallelerimize, sokaklarımıza, evlerimizin içine kadar girdi. Mafyavari görüntüler, silahlı pozlar, racon kesen gençler… Bunlar birer "cool"luk göstergesi haline geldi. Bu kültürel çürüme, bizi köklerimizden, o ince ruhlu, zarif ve vakur geçmişimizden kopardı. Şimdi elimizde sadece kaba kuvvet ve bu kuvvetin kurbanı olan masum yavrularımız var.

Genç ölümleri, bir toplumun geleceğe dair tüm kredilerini bitirdiğinin göstergesidir. Matthias Ahmet Minguzzi, bu ülkenin ve dünyanın ortak mirasıydı; Hakan Çakır, bu toprakların bereketiydi; Alper Ömer Toprak ve Atlas Çağlayan, yarınlarımızın ışığıydı. Bu ışıkları birer birer söndüren biziz. Sadece tetiği çeken değil, o tetiği normalleştiren, o tetiği alkışlayan, o tetiğe engel olmayan her kurum ve kuruluş bu cinayetin ortağıdır. Adaletin terazisi artık altın değil, kan tartıyor. Avukatların, katillerin özgürlüğü için kullandığı o hukuki boşluklar, kurbanların mezarlarına dökülen betondur. Suçu savunmak, hakkı savunmak değildir. Gerçekleri çarpıtmak, hukukun üstünlüğü değil, paranın üstünlüğüdür. Bu ülkede adalet, sadece suçun ispatı değil, bir vicdan onarımı olmalıdır; ama bugün onarılan tek şey suçluların konforudur. Eğitimdeki başarısızlığımız, sadece üniversite sınavlarındaki düşük ortalamalar değil, sokaktaki merhamet ortalamamızın sıfıra inmesidir. Bir çocuk matematik bilmiyorsa bu bir eksikliktir; ama bir çocuk bir cana kıymayı göze alabiliyorsa bu sistemin topyekûn çöküşüdür. Derslerin önemsizliği, sadece akademik bir konu değildir; derslerin hayatla, ahlakla ve vicdanla bağının koparılmış olmasıdır. Biz çocuklarımıza hayatta kalmayı öğrettik ama "insanca" kalmayı öğretemedik. Sosyal medya platformlarının, devletlerin kontrolü dışında birer "anarşi bölgesi" haline gelmesi, bu toplumsal çürümeyi hızlandırmıştır. Algoritmaların şiddeti ve absürtlüğü ödüllendirmesi, çocukları bu yola iten en büyük teşviktir. Bir çocuğun bir başkasını bıçaklaması, o platformlarda binlerce "beğeni" alabiliyorsa, orada artık hukuktan ya da ahlaktan bahsedilemez. Devletin bu konudaki hantal politikaları, sosyal medyanın bu yıkıcı gücü karşısında yetersiz kalmaktadır. İnsan olma bilincini devre dışı bırakan bu yeni dünya düzeni, bize "ben" olmayı kutsatırken, "biz" olmayı unutturdu. Biz birbirimizin bekçisiydik eskiden; birbirimizin çocuğunu kendi çocuğumuz gibi korurduk. Şimdi ise birbirimizin kurduyuz. Bu sosyal çürüme, bizi birbirimize düşman etti ve bu düşmanlığın ilk kurbanları da savunmasız yavrularımız oldu. Matthias, Hakan, Alper ve Atlas; bu büyük nefretin ve duyarsızlığın ortasında kalan fidanlardı. Katil ruhlu senaristlerin kaleminden çıkan her bir "delikanlılık" sahnesi, sokaktaki bir gencin beline takılan bir silahtır. O senaristler, sıcak evlerinde kahvelerini yudumlarken yazdıkları o kanlı sahnelerin gerçek hayatta nasıl canlar aldığını bilmezden gelemezler. Sanat, güzeli tasvir etmek içindir; çirkini estetik hale getirmek, sanata ihanettir. Bugün Türk televizyon sektörü, bu toplumsal yıkımın başrol oyuncusudur. Ağıt yakmak kolaydır, asıl zor olan bu çürümeye dur diyebilmektir. Matthias Ahmet Minguzzi için döktüğümüz gözyaşı, eğer bizi bir eyleme sevketmiyorsa, sadece bir gözyaşıdır. Hakan Çakır için tuttuğumuz yas, eğer bu sistemi değiştirmemize yaramıyorsa, boş bir ritüeldir. Bizim artık yas tutmaya değil, adalet için, eğitim için ve en önemlisi "insan" kalabilmek için kavgaya ihtiyacımız var.

Toplumdaki bu çürüme, köken olarak inançsızlıktan değil, samimiyetsizlikten besleniyor. İnsanların söyledikleriyle yaptıkları arasındaki o uçurum, gençlerin adalete ve ahlaka olan inancını sarsıyor. Bir yandan ahlak dersi verip diğer yandan suçu ve suçluyu kutsayan bir toplumda, çocukların yoldan çıkması bir sonuçtur. Biz bu çocuklara dürüst bir dünya sunmadık, onlardan dürüst ve merhametli olmalarını bekleyemeyiz. Madde bağımlısı "sanatçıların" birer ilah gibi sunulması, bu toplumun kültürel intiharıdır. Gençlerin bu kişileri rol model alması, uyuşturucunun ve suçun bir yaşam tarzı olarak kabul görmesine neden oluyor. Sanatçı dediğin, toplumun önünü aydınlatan bir meşale olmalıdır; o meşale şimdi toplumu yakan bir ateşe dönüştü. Ve o ateşte ilk olarak Matthiaslar, Hakanlar, Alperler ve Atlaslar yanıyor.
Sitemim sadece yöneticilere değil, sitemim hepimize. Sitemim, o televizyonu kapatmayan babaya, çocuğunun telefonundaki karanlığı merak etmeyen anneye, öğrencisinin hıçkırığını duymayan öğretmene, katili aklamak için ter döken avukata, reyting için acıyı sömüren sunucuya. Biz hepimiz suçluyuz. Bu çocukların her birinin kanı bizim ellerimizde. Bu bir kolektif suçtur ve bu suçun cezası, geleceğimizi kaybetmektir. Geçmişin o güzel değerlerini birer birer çöpe attık. Eskiden mahallenin çocukları, mahallenin namusuydu. Şimdi mahallenin çocukları, birbirlerinin celladı. Bu değişim bir gecede olmadı; biz izin verdik, biz izledik, biz onayladık. Matthias Ahmet Minguzzi'nin o masum yüzü, bizim kaybettiğimiz her şeyin toplamıdır. Onu geri getiremeyiz ama onun ölümüne neden olan bu bataklığı kurutmak bizim boynumuzun borcudur. Hukuk sisteminin, "çocuk" yaşındaki faillere yönelik o esnek tutumu, bu çocukların suç işleme potansiyelini artırmaktadır. Bir çocuk katil olabiliyorsa, o artık bir çocuk değil, bir canidir. Ve adalet, o caninin yaşına değil, işlediği suçun ağırlığına bakmalıdır. Masum bir canın gidişinin bedeli, "iyi hal" ya da "yaş indirimi" olamaz. Eğer adalet buysa, biz bu adaleti reddediyoruz.

Sosyal medya fenomenlerinin, kendi egolarını tatmin etmek için kitleleri manipüle etmesi, bir toplumun nasıl da kolayca uçuruma sürüklenebileceğini gösterdi. Hiçbir kontrolün olmadığı bu mecralarda, çocuklarımız her türlü sapkınlığın ve şiddetin kurbanı oluyorlar. TikTok gibi uygulamalar, toplumsal ahlakın mezarlığına dönüşmüştür ve biz bu mezarlığa her gün biraz daha çiçek yerine cenaze bırakıyoruz. Her bir çocuğun katledilmesinde, sessiz kalan her devlet politikasının payı vardır. Şiddeti önlemek için atılmayan her adım, bir sonraki cinayete verilmiş bir onaydır. Devletin gücü, sadece cezalandırmakta değil, suçun zeminini ortadan kaldırmakta olmalıdır. Ama bugün devlet, bu sosyal çürüme karşısında sadece bir seyirci gibi durmaktadır. Bu hareketsizlik, bu tepkisizlik bizi bitiriyor.

Hayatın, ailenin ve eğitimin kutsallığı artık sadece masallarda kaldı. Gerçek dünyamız ise Matthias Ahmet Minguzzi, Hakan Çakır, Alper Ömer Toprak ve Atlas Çağlayan gibi fidanların kanıyla boyanmış bir vahşi orman. Bu ormandan çıkışın tek yolu, yeniden "insan" olduğumuzu hatırlamak ve bu çürümenin her bir zerresiyle savaşmaktır. Başka türlü, hiçbir çocuk yatağında güvende olmayacak.

Son söz olarak; bu bir ağıt değil, bir isyandır. Bu bir serzeniş değil, bir yargılamadır. Biz toplumu, medyayı, aileyi ve devleti, bu çocukların hatırası önünde yargılıyoruz. Suçluyuz, suçlusunuz, suçlular. Bu karanlık ancak gerçek bir yüzleşme ile dağılabilir. Eğer bugün uyanmazsak, yarın ağlayacak bir geleceğimiz kalmayacak. Bu isimleri; Matthias, Hakan, Alper ve Atlas’ı asla unutmayın; çünkü onlar bizim utancımızın ebedi şahitleridir.

Türk toplumu, içine düştüğü bu sosyal lağımdan ancak köklü bir zihniyet devrimiyle kurtulabilir. Bu devrim, televizyonu kapatmakla, sosyal medyadaki o sahte dünyadan kopmakla ve en önemlisi çocuklarımıza yeniden "merhamet" kelimesini öğretmekle başlar. Aksi takdirde, bu çürüme bizi bütünüyle yok edecek ve tarih bizi, "kendi çocuklarını kurban eden talihsiz bir nesil" olarak yazacaktır. Bu uzun ve karanlık gecenin sonunda bir sabah olacak mı, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, o sabahın doğması için önce bu karanlığı kabul etmemiz gerekiyor. Matthias Ahmet Minguzzi’nin yarım kalan hikâyesini tamamlamak, Hakan Çakır’ın, Alper Ömer Toprak’ın ve Atlas Çağlayan’ın hatırasını yaşatmak, ancak bu katil ruhlu düzeni yıkmakla mümkündür. Hepimiz oradaydık, hepimiz izledik ve hepimiz sorumluyuz.

19 Ocak 2026 18-19 dakika 48 denemesi var.
Beğenenler (1)
Yorumlar