Bozkır
Zihninde sürekli olarak başa dönen; durmadan, bıkmadan, yorulmadan dinlenen o şarkılar…
Bir kentle bütünleşmiş, asfaltına sinmiş, sokak lambalarında yankılanmış, havasını içine çektikçe iliklerine kadar işlemiş…
Başka bir şehre mıhlandığını sanırken, günler haftalara, haftalar aylara akıp yavaş yavaş buraya döndüğünü fark ediyorsun; o kimi zaman ayazıyla anımsanan meşhur soğuğunu daha kış gelmeden "özledin mi?" diye hissettiren kentte…
Yıllarca olmadığın dünleri anımsayarak, değişime ayak uydurma çabası ile attığın adımların koskoca boşluklarında…
Adında kara saklayan kentin…
Küçük şehirlerden gelip de girdap misali yönünü şaşırarak kaybolduğun o yeni yerin yollarında… Ki aslında senin için yeni de değil. Ne yana bakacağını bilmeden, ama her ayrıntıyı görmeye çalışarak tüketiyorsun saatleri…
Tütünün dumanına karıştırıp yolcu ediyorsun özlemini; iç çekişlerin sende kalıyor. Uzaklarda bir yerde göğe yükseliyor adım sesleri; sen ise gecenin içinde hangi renge yürüdüğünü bilmiyorsun.
Gün…
Saat üçle dört arasında bir yere sıkışmış; "bitti mi, yoksa daha çok mu var" ikileminin o ıssız duygusundan kurtulmaya çalışarak.
Varmak için can attığın, uzaklaşmak için gemiler yaktığın yerin tam ortasında o kulakları sağır eden sessizlik…
"Bir varmış, çok yokmuş" diye doğan günlerin sona erip de güneşin "hep buradaydık" diye seni kandırmaya çalıştığı şimdiki zaman.
Ömürden giden yılların aynadaki yüzüne el olduğu, kısık sesle çalan o şarkının arada bir tamamen yok olup bambaşka ezgilerin duyulmasına neden olduğu mevsimler.
Eylül, günleri hasretle baş başa bırakıp kendine bir avuç kızıl yaprak alarak giderken, sen nemli asfaltlarda yürüyorsun…
O yerde birilerine ya da kendine yabancı gibi hissediyorsun.
Geçen dakikalar…
Bunca hasret bozkırın uğultusunda beklemiş seni yıllarca ve sen…
Bir "hoş geldin"i ayazıyla kabul ediyorsun.
Sanki ilk kez merhaba der gibi.