Bulut ülkesinden, göçebe gönül mektubu
“ Belki hiç okumayacaksın, bu aciz dil tutulması, acemi, cehil cümlelerimi…”
Düşsün, üşüsün, kâğıtta zaman, ne gölgem yürüsün ömür tarihinde, ne silüetim. Bu bir dilekçedir, bu çaresiz, anlaşılmaz lehçedir, her harfi, noktası-virgülü canımın acısına lisan.
Kendi kendimedir, azametim, diretim,
Parça parça çürüsün, ateşli toprakta, kemiğim, etim.
Hafızamın mülkiyeti kayıp, hayatın itirazsız ilham kuyusunda. Yusuf bilirken kendimi, tuz harmanında öğütülüşüm. Hatırlık’mış her yara celsesi, iç ç’ölümde kururken keşifsiz ırmak. Ezeli dudağımda bükülürken, son harf esresi, sırrımı(zı) kül kalemin mürekkebinde bırakmak.
Taş yastık’tan gökyüzü(m), perişan yüzümde, tenhalığın resmi: bir iğne sendeliği “ uyarı !”
bir çuvaldız batımı “ ceza!”
bir hançer vuruşu “ eza!”.
O arabesk şarkıda dendiği gibi,
-ben yaşarken ölmüşüm-…
Ayrı kalışın kederi bizde açılırken; avaz avaz içinde, kuruyup, ufalanıp, dağılıyor yaprak gibi yaram(ız) kızgın sularda. Bir ucu arşta çığlığım, kalp duvarlarıma yazdığım, göçebe mektuplarla
dert dökülüşüm.
Gönül dilime sürülen, sürçülisan sana dair söylemlerimle, yanlış anlaşıldım.
Utanırım, olduğu gibi söyleyemem, her hâlimi, sen üzülürsün diye, anlatıp, dökemem.
Üstüm başım şiir kokar, yüreğim senli hece tüter.
Sen! kalbimin asi direnişinde, İhti’lâl’ değil misin!!
Ne öyküler okudum, ne masallar büyüttüm ellerimde; tütsülü bir ikramdı, dinlediğim senli her türkü, yakıp kavurdu, yalnızlık ülkemi sana adanmış her beste, her şarkı.
İflah olmaz, sen yoksan bu dayanıksız yürek, yokluğa mahkum her saniye, her dakika biterek.
Kum saatleri savurdu, zamanın rüzgar güllerini. Sana adanmışlığımın portresidir, her mısram; bir sende şair olabilmek,
bir sende sevda tesellisi bulabilmekti tek dileğim.
Sahi sen, bende
Leyla’dan öte Leyla
değil miydin?
Ne çok sen olmuşum, ne çok ben olmaktan çıkıp, ben sende varolmuşum.
Oysa;
ben sende hep, eksik miydim?
Ben sende, her hangi bir kimlik miydim?
Ben sende; koskoca bir hiçlik miydim…?
Ne çok sensiz, kanatları kırıldı, gözlerimin körfezinde uçan martıların. Söküldü, yüreğimin limanından dalga, dalga sancılar. Uykularımı böldü, rüyalarımı kamçıladı, forsalar.
Avuçlarımda beslediği güvercinler,
senli müjdeli haberleri, gagalarında saklamışlar.
Sahi sen; gönül köşküme, sultan değil miydin?
Bir sabah; beyaz bir buluta, içten selam bıraksan. Ağlamadan hıçkırmayı, dokunmadan
aşkın mukaddesatını öğretsen.
Habersizken yüreğin, yüreğimden; derinden hissetmeyi öğretsen.
Bir soluk ayaz versen, kavrulan nefesime.
Sözlerin vaha olsun, sensiz içimdeki çöle dönen, mecnun dilime. İmdat niyetine, bakışınızdan kar, bir avaz versen, ürperen hıçkırığıma.
Örtsen sessizliğimi, şiirin efsunlu mısralarıyla, alıp kederli şarkıları, sevinçten bir bulut, assan göğüme .
Sızım, sızım sızlanayım senle çoğalayım, sensiz eksilen yürek yarıma…
Sahi; sen benim
Yarım yanımı tamamlayan
değil miydin?
“ Düşünki;
Gün veya gecenin, herhangi bir saatinde, pencerenin perdesini aralasan, sokağının herhangi bir köşesinde, ben varım. “
-n u r e t t i n ÖNDER