Dağda Yanan Ateş: Bir Devrin Kerpiç Tanıklığı

Dağda Yanan Ateş: Bir Devrin Kerpiç Tanıklığı


Mayıs’ın o kanlı şafağı sökmeden evvel; kerpiçten örülmüş, çatısı toprakla sıvanmış o vakur evin odasında zaman, bir halkın onuruyla zulmün karanlığı arasında asılı kalmıştı. O toprak kokulu ev, batıya göç eden bir ailenin ardından öksüz kalmamış; gençlerin el birliğiyle, kireç badana kokulu bir umut sığınağına dönüşmüştü. Köylülerin dayanışmasıyla; her evden gelen fazla bir masa, birkaç sandalye, bardak, tabak, çanak gibi bir derneğe gerekli olan tüm eşyalar el birliğiyle temin edilmiş; eski bir soba ve bir demlikle kurulan bu yer; artık sadece bir ev değil, kardeşliğin ve yoldaşlığın filizlendiği bir dernekti.

​Her gün gençler orada toplanıyor, dergiler okuyor; kadınlara ve gençlere seminerler veriyorlardı. Kışın o dondurucu şartlarında tarla işi olmasa da hayvanların bakımıyla uğraşan köylüler ve okuluna gidip gelen gençler için o oda, akşamları bir sığınağa dönüşüyordu. Duvarda uzatılmış bir demire asılan ve o zamanlar löküs denilen lamba, içeriyi gaz lambasından çok daha fazla aydınlatıyordu. O aydınlığın etrafında toplanan gencecik insanların sesleri, o kerpiç duvarlarda yankılanıyordu. Ben de o zamanlar henüz ikinci sınıfa giden bir çocuktum; yanımda birkaç arkadaşımla birlikte gidip onları dinliyorduk. Nasıl bir yol izlediklerini, ne yaptıklarını o çocuk aklımızla anlamaya çalışırken; aslında sosyalizme, adalete ve kardeşliğe dair o ilk tohumlar o akşamlar bizim yüreğimize ekiliyordu.

​Duvarda eski, ahşap bir raf asılıydı. O rafın üzerinde; ansiklopedi gibi kalın, vakur kitaplar diziliydi. Duvarları ise inancın resimleri süslüyordu: İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Marx ve Lenin’in çerçeveli portreleri; o daracık odanın dilsiz ama vakur tanıkları gibi yukarıdan aşağıya bakıyorlardı. Masanın üzerinde üst üste yığılmış o ağır ciltleri gençler sırayla okuyor, kaçak çayın demlikteki tıkırtısına karışan fısıltılarla devrimi, kazanımı ve yarına dair büyüttükleri hayalleri tartışıyorlardı. Küba’yı, Sovyetler Birliği’ni, Marx’ı ve Lenin’i konuşuyor; onlardan örnekler vererek heyecanla anlatıyorlardı. Ben henüz çocuktum; bir köşede büzülmüş, yaşları 15 ile 18 arasında değişen, henüz lise çağlarında ve çok toy olan o 8-10 kişilik yoldaş grubunun, o tohumların atıldığı anı canla başla dinliyordum. Ne anlatmaya çalıştıklarını anlamaya çalışırken, o gencecik insanların sesindeki o sarsılmaz inanç ruhuma siniyordu.

​Odanın kapısı bir anda hışımla açıldı. İçeri giren yoldaş, ellerini ovuşturup titreyen bir sesle seslendi: "Selam yoldaşlar... Bilmem haberiniz var mı? Duydunuz mu, radyo dinleyeniniz oldu mu? Yarın yoldaşlarımız asılacak!"Oda önce devasa bir şokla sarsıldı. Herkes donup kalmıştı. Ben, hayretle onların gözlerinin içine bakıyordum. "Asılmak" nedir bilmiyordum; benim için asılmak, sadece oyun oynarken bir ağaç dalına tutunmak ya da bir meyveye uzanmaktı. Gencecik bedenlerin neden bir urgana kurban edildiğini o çocuk aklımla kavrayamıyordum. Oysa o çocuklar kimseyi öldürmemişlerdi, elleri silah tutmamıştı, kimseye kurşun sıkmamışlardı. Tek suçları düşünceleriydi; vatanlarını çok sevmek ve tam bağımsız bir Türkiye istemekti. Sadece fikirlerinden dolayı ölüme mahkûm ediliyorlardı. Ama o an, yoldaşların o buz kesmiş sessizliğinde, adaletin ne kadar ağır bir bedeli olduğunu ilk kez iliklerimde hissettim. Sessizlik uzun sürmedi; acı, saniyeler içinde çelikten bir iradeye dönüştü. Gençler, o zifiri karanlıkta bir yoldaşlık yemini gibi şu kararı aldılar: Yarın gece, polis baskınına karşı bir önlem olarak karanlık çöktüğünde; kasabanın tam karşısındaki o yüksek, yalçın ve kayalıklı dağın başında devasa bir ateş yakılacaktı. Bu, bir karşı çıkışın, bir isyanın sönmeyecek meşalesi olacaktı.

​Karar alındıktan sonra herkes ayağa kalktı. Kapı açıldığında içeriye dışarının keskin ayazı doldu. Bahar kapıda olsa da yerler hala kalın bir kar tabakasıyla kaplıydı; dışarıda karın o tekinsiz uğultusu ve rüzgarın sert tıkırtısı vardı. O gencecik abiler, ablalar birbirlerine kenetlenmiş gözlerle bakıp vedalaşarak karların içinde kaybolup dağıldılar.

​Abisi, o küçük kızın elinden sıkıca tuttuğunda; kız o devasa acıyı abisinin parmak uçlarında hissetti. Abisinin elleri buz kesmişti ve kontrol edemediği bir şiddetle titriyordu. O titreyen eller, yarın o dağın başında isyan ateşini tutuşturacak ellerdi; sadece bir odun yığını değil, bir kuşağın yasını ve öfkesini de ateşe vereceklerdi. Gerçekten de o eylem gecesi geldiğinde, karanlığı yırtan o ilk kıvılcımı çakan, ateşi ilk başlatan ağabeyim olacaktı.

​Eve vardıklarında ise asıl hüzün ve acı oradaydı. Anne ve babası hıçkırıklara boğulmuş; Denizlere, Yusuflara, Hüseyinlere ağlıyorlardı. Odada öyle bir hava vardı ki; kurşun sıksan kimseden bir damla kan dökülmeyecek kadar donmuştu her şey. Acıdan kıvranan yüzler, suskunluğa gömülmüş öfkeler vardı. O gece yatağımda, pencereden dışarıdaki zifiri karanlığa ve karın dindiği o sessizliğe bakarken, ertesi gece o yalçın dağın başında yükselecek o isyan ateşinin hayalini kurdum.

​O gece o kerpiç odada, o küçük çocuğun yüreğine sönmeyecek bir tohum atıldı. Sosyalizme, adalete, kardeşliğe ve eşitliğe dair o tohum; yıllar geçtikçe içimde filizlendi ve dev bir vicdana dönüştü. O günden sonra, nerede bir ezilen olsa onun yanında, her haksızlığa karşı bir duvar oldum; her hak aramada, her yürüyüşte alanlarda ve meydanlarda ön saflarda durdum. O günden sonra kim düşmüşse elinden tuttum; bana ihtiyacı olan, adalet arayan herkese koştum. Halkım için her zaman mücadele ettim ve etmeye devam edeceğim. Ta ki son nefesime kadar... Onlar ölmediler; bizim yüreğimizde yaşıyorlar. Çünkü biliriz ki; kimi toprağa gömülür, kimi de yüreğe... Bunlar yüreğe gömülenlerdi. Birer tohum olup düştükleri bu çorak topraklarda, özgürlüğün en gür ormanını benim ve benim gibi binlerce çocuğun vicdanında yeşerttiler.

​Gülşen Polat

08 Mayıs 2026 5-6 dakika 41 denemesi var.
Beğenenler (2)
Yorumlar