Düşler Sessizce Akarken Zamana
Ladeslere sığınmış dünler akşamdan demlenen sabahları karşılıyordu dalgalanan saçlarının arasından. Bir çocuğun yeşil gözlerinde umutlar dolaşıyordu ve sen seyrediyordun alaca şafakta doğan güneşi. Denize bağırıyordu umutlar sarı Ay'ın kucağından. Bir ölü mezarında yarınları sayıyordu papatyalardan sarkan düşlerinde.
Ağlamak. İnce bir sazın telinde dolaşan duygular gibi titriyordu da sanki sen üşüyordun soğuk bir kış gecesi. Yalnızlık paylaşılmaz derken yalnızlık sana pişti oynamayı teklif ediyordu. Sanki lacivert bir bulutun göğsünden süt emiyordun beyaz dişlerinle. Gülümsemelerinden yayılan güneş ta yanı başıma getiriyordu seni de ben dokunamıyordum yasak elmanın ürpertisiyle.
Memleketimin sorunları akıyordu birer birer. Islak bir mektubun beyaz sayfalarına düşüyordu şehitlerin haykırışları. Vatan satılırken, kimsesiz bir teyzenin avurtlarında dolarlar dolaşıyordu ve loş bir sokağın köşesinde bir fahişe son pazarlığını yapıyordu. Açılımlar takip ediyordu birbiri ardına açılımlar. Her açılımda memleketimin topraklarında yeşil biraz daha sararıyordu.
Ben. Sahi ben bir yıldızın gölgesinde avucumdan akan senleri izliyordum çaresizce. Bir martıya ısmarladığım rakıda dudakların geziniyordu. Kalem yassı bir silgiyle mücadele ediyordu, gazete sayfalarında, gelecek sislerin arasından bize bakıyordu. Suskun yüreğimden bir nehir senleşiyor, bir kuş sürüsünün kanatlarında sen gidiyordun, ben durup durup seyrediyordum sıkı düğümlenmiş dünleri.
Gri bir televizyon kanalında sakallı adamlar geçmişi konuşuyorlar, anlatıyorlardı. Süslü sözcüklerin arasından kalınlaşan cüzdanlar görünüyordu. Bir köpek toprağı eşeliyordu, burun deliklerinde dişleri vardı. Sahiden dişleri vardı, kırmızı sivri dişleri. Uçsuz Anadolu toprağında genç kızların bakir hayalleri geziniyordu, bir çoban kavalına taktığı hüzünleri gökyüzüne umut olarak yolluyordu.
İstanbul... Beyoğlu... Sirkeci... Sultanahmet. Sakalları kirli bir turist sırtında çantası yürüyordu çözümünü anlamadığı bir denklemin peşinde. Tarihin derinliğinden güneşi çıkarıyor, yıldızlara soruyor; yangın yerinden kaçırdığı hesaplaşmaların faturasını hesaplıyordu toplumsallaşamayan halkımın gözbebeklerinde.
Sen, kurusun diye sensizliği ipe asıyordun ve bir ağacın yaprakları salkım saçak dağılıyordu yatağın üzerine. Bir ter kokusu sarılırken diğer ter kokusuna, teninde benler dolaşıyordu.
Turistin elinde bir harita yolunu arıyordu ve tüm yollar fahişenin rujlu dudaklarından dökülen sözcüklere çıkıyordu. Uzakta gür akan bir caminin minaresinden gelecek okunuyordu ve bir meyhanede kırçıl sakalını okşayan bir adam elindeki kadehe bakarken sisli geleceğin arasından dünlerin hesabını kesiyordu.
Ben bir salıncakta oturmuş gökyüzünü seyrediyordum. Mavi bulutlardan kestiğim kavunun yanındaki leblebilerden isimler yazıyordum masaya da sonra kuş bakışı bakıyordum sana.
28 ağustos 2009 00:40 _izmir çaysız_şekersiz ve bademsiz