Endişelenme/k Anksiyete Seans 2
Seans 2 : Dünyayı omuzlarınızda taşımayı bıraktığınız gün, nefes almaya başlayacaksınız.
1'incisini okumak isteyenlere;
https://www.edebiyatla.com/denemeler/endiselenmek-anksiyete-seans-1-329765
İlk seansta o içsel gladyatörümüzü, parasempatik sinir sistemini tanıtmıştım size. Yangını söndürmeye koşan o gizli itfaiyeciyi… Peki, itfaiye hortumunda su bittiğinde ya da sirenler hiç durmadan, gece gündüz çalmaya devam ettiğinde ne oluyor? İşte o zaman zihnimizin koridorlarında, adına "kronik kaygı" dediğimiz o amansız misafir ağırlanmaya başlıyor. Üstelik bu misafir, ev sahibinin rızasını hiç mi hiç sormuyor.
Zaman akıyor, dünya dönüyor ve bizler farkında olmadan o "kiralık bedenimize" en büyük ihaneti, sürekli bir şeyleri yarına yetiştirme telaşıyla ya da dünün hesaplaşmalarıyla yapıyoruz. Anksiyete, sadece zihinde dönüp duran bir düşünce bulutu değildir artık; o, bedenin her hücresine sızan bir kimlik savaşıdır. Gece yarısı aniden hızlanan o kalp ritmi, göğsün üzerine çöken o görünmez tonlarca ağırlık aslında ruhun bedene "Yoruldum, beni duy artık!" haykırışıdır.
Modern dünya bize hep daha güçlü olmamızı, hep baş etmemizi, hep maskelerimizi takıp sahneye çıkmamızı fısıldıyor. Oysa insanız. Kırılabiliriz, yorulabiliriz ve en önemlisi; her şeyi kontrol edemeyiz. Anksiyetenin en büyük tuzağı da budur zaten: Bize her şeyi kontrol edebileceğimiz illüzyonunu satar. Hava durumunu, ekonomiyi, insanların hakkımızdaki düşüncelerini, geleceğin belirsizliğini… Hepsini aynı anda sırtlanmaya kalktığımızda, o kiralık bedenin taşıyıcı sütunları çatırdamaya başlar.
Bu ikinci seansta, aynanın karşısına biraz daha yaklaşalım istiyorum. O "yalancı siren sesleri" kulağımızda çınlarken, kaçmak yerine durup o sese bakmayı denesek ne olur? Korkularımız, biz onlardan kaçtıkça devleşen gölgeler gibidir. Işığı tam üzerlerine çevirdiğimizde ise aslında ne kadar cılız olduklarını anlarız. Evet, ülke genelindeki koşullar zor, hayatın getirdiği yükler ağır; ancak bu yüklerin altında ezilmek bir kader değil, zihinsel bir düğümdür.
Öğrenmeniz gereken ilk kural şudur: Gücünüzün yetmediği şeylerin sorumluluğunu sırtınızdan indirmek zorundasınız.* Dünyayı omuzlarınızda taşımayı bıraktığınız gün, nefes almaya başlayacaksınız.
Bünyenizde çalan o panik, baş dönmesi ve ölüm korkusu gibi yalancı sirenler aslında düşmanınız değil, yanlış eğitilmiş sadık köpekler gibidir. Sizi korumak isterken evi birbirine katarlar. Onlar her çaldığında kaçmak veya sinirlenmek yerine durmayı öğreneceksiniz. O siren sesine dik bir duruşla bakıp "Bu hissi tanıyorum, bu sadece zihnimin oynadığı bir oyun ve geçecek" diyebilmek, anksiyete üzerinde otorite kurmanın ilk adımıdır. Unutmayın, o korku dolu anlar siz ona inandığınız sürece devleşir.
İçimizdeki o "atılacaklar" listesini genişletelim o halde. Sadece eski acıları değil; sırtımızda taşımak zorunda olmadığımız o "başkalarının yüklerini", geleceğe dair yazdığımız o felaket senaryolarını da bırakalım bu limanda. Bedenimiz bir emanet ve ona iyi bakmak, sadece beslenmekle ya da uyumakla ilgili değil; zihni hangi düşüncelerle beslediğinle ilgilidir.
İçimize attığımız, kapalı kapılar ardında büyüttüğümüz o amansız duygular bizi zehirliyor. Bağışıklık sisteminizi ayakta tutmak istiyorsanız, tıpkı evinizdeki çöpleri her gün kapının önüne koyduğunuz gibi, zihninizdeki eski acıları, sancıları ve anlamsız kalp kırıklıklarını da her gün dışarı atmayı bir alışkanlık haline getireceksiniz. Kafaya takmamayı bir lütuf olarak beklemeyin; bunu iradenizle, her gün kötü düşüncelere set çekerek kendiniz inşa edin.
Gülümseyerek el sallayacağımız yarınlara bir adım daha yaklaşırken, bu seansı şu soruyla kapatalım: Bugün, sırf gelecekte ne olacağını bilmediğin için, şu an elinde olan hangi güzelliği ıskalıyorsun?
Unutmayın; fırtınayı durduramazsınız ama gemiyi limana sağ salim yanaştıracak olan kaptan yine sizsiniz. Mücadeleye, hissetmeye ve en çok da kendimizi anlamaya devam…