Eşiklerin Dili: Mekânın ve Eşyanın Hafızası
İnsan, adımladığı mekânlara ve dokunduğu eşyalara yalnızca bir kullanım nesnesi gözüyle bakma eğilimindedir. Oysa bir evin ahşap kapısı, eşiği veya bir odanın kuytusunda unutulmuş eski bir sehpa, içine sindirdiği yaşanmışlıklarla sessiz birer tarih tanığıdır. İnsanlar geçer, nesiller değişir; fakat taşın, ahşabın ve harcın tuttuğu o gizli hafıza olduğu yerde baki kalır. Atalarımızın "Evim evim, temiz evim; ne kadar küçük olsa da şen evim" derken kastettiği huzur, duvarların sadece harçtan değil, içine sinen samimiyetten örülmüş olmasından gelir.
Modern mimari bize pürüzsüz, lekesiz ve kusursuz yüzeyler sunuyor; ancak bu yeni mekânlarda yaşanmışlığın izini bulmak neredeyse imkânsızdır. Çatlamış bir duvarda, gıcırdayan bir tahta basamakta ya da rengi solmuş bir pencere pervazında geçmişin dokusu gizlidir. Eskilerin "Hafızası olmayanın geleceği de olmaz" fehvasınca, mekânların hafızasına hürmet etmek, tefekkür etmek , aslında kendi geçmişimize sahip çıkmaktır. Her çizik, her aşınma; yaşanmış bir sevincin, paylaşılan bir hüznün veya edilen bir duanın görünmez mührüdür.
Edebi bir bakış; nesneleri sadece maddeden ibaret görmeyip onların taşıdığı o sessiz ruhu sezebilmektir. Bir eşikten geçerken sadece bir odaya değil, o eşikten daha önce geçmiş yüzlerce adımın bıraktığı izlere de adım atarız. Eşyanın ve mekânın dilini anlayan insan, yalnızlığın da çaresiz bir kimsesizlik olmadığını, etrafındaki her ayrıntının kendisine bir şeyler fısıldadığını fark eder.
Nihayetinde dünyada bıraktığımız en somut izler bile zamanla silinir; ancak ruhun mekânla kurduğu o samimi bağ, hatıraların kubbesinde hoş bir sadâ olarak çınlamaya devam eder. Mekâna hürmet eden, kendi hayatının ritmine de hürmet etmiş olur.