Ev Yaradır
Ben o eve nasıl gideceğim, dedim ve bir taşın daha ağıdını yutup anneme kendi ellerimle uzattım. Ev aynı ev. Sıvası, harcı ve içindekileri ama acısı ve yarası hãlã kanıyor. Asla ve kat’a ve zinhar! İyileşme olasılığı bulunmayan, onmaz şeyler var içinde. "Ev karadır" dedi Füruğ. Dedim, bizim ev yaradır. Acılarına ve günahlarına taş binayı da ortak etmek böyle bir şey olmalı. Biraz balçık ve katran. Biraz kabuk ve yara. Bu ev, bu mahalle, bu beton binalar sanki yuttuğum taşları kalbime kusuyor. Demek sizde de acı var madam! Ben böyle günlerin sabahı olmaz sanırdım. Biz sonra kaç sabah daha uyandık, bir gecenin öfke doğuran karnından. Sanki dün ölmüşüm gibi herkes ağlamaya başladı, herkes bağırıp çağırmaya ve Kabil’in taşını birbirine fırlatmaya. Oysa insan ölünce önce öksüz kalır, sonra yetim, sonra da yarım. Şimdi beni seviyormuşsunuz gibi ilgi gösterebilirsiniz, yeni doğmuşum gibi başka bir acıdan. Saçlarımdan şefkãtle sevgisiz ellerinizi geçirip, başımı okşayabilirsiniz yapmacıktan.
Çünkü evler de; içinde oturanlar gibi bir süre sonra solup ölmeye başlıyor. O ev benim için artık bir mezar, içine girersem çıkamam!
Annem "bir daha buraya kim bilir ne zaman gelirsin?" diyor "gel vedalaş, helallik iste duvarlardan!" Ben hiç gitmedim, diyemiyorum. Benim bir parçam a ha şurda, bir yaram da a ha burda, şu üçlü koltukta oturuyor hãlã, diyemiyorum. Ben bu eve girersem, bu ev de ölüme benzer, diyemiyorum.
Sizi yaşatmak için kaç kere ölmem gerekiyor daha?
Hava bulutlu, döktü dökecek birazdan. Camdan dışarı bakıyorum taş, beton her yer. Gökyüzü küçücük mapus camından nasıl görünüyorsa mahkûmlara, bana da öyle bir avuç gibi görünüyor şimdi. Bir ara kaldırımda yürürken başım döndü, hafif sarsıldım. İnsanlar kendi olabildikleri ortamların lunaparkı olup eğlenirken, ben hep kuytu köşede yaslanacakları bir duvar oluyorum. Orda bir şeyler oluyor, orda araya uzun uzun susuşlar, kayboluşlar, kırılmalar, çatlaklar giriyor. Acımsı ve girift bir şeyler sızıp duruyor içime durmadan. Bir şeylerin artığı gibi kırık dökük, bir şeylerin söküğü gibi yamalı düşlerim. “Yaramın nerede olduğunu bilmiyorum. Yalnız bir yerlerim acıyor. Çok acıyor.”
Evin önünde durdum, ön cephede ışıklar sönüktü. En arka odada loş bir aydınlık. Bir anda kalbime bir ton civarı bir kasvet çöktü, bi ton sürüyle acınası şeyler. Merdivenleri ağır ağır çıktım. Kapının önünde seni hatırlatacak bir şeyler aradım. Terliğin bir teki, bir çift ayakkabı ya da topuk seslerinde kapının tokmağını açıp, kafanı aralıktan uzatıp bana "Meroooo! sen nerden çıktın!" sevecenliğiyle kahkahayı basıp boynuma sarılacağın şeyler!
İki üç basamak çıktım yok! Sonra ağır ağır içime oturan sessizliği dünyanın. Dönüp arkama baktım. Kapı hãlã taş duvar! O kapı hãlã hepimize mezar!
...
Taş binanın önünde durdum. Evet hãlã duruyorum. Durmaların kadınıyım ben! Önce balkona baktım. Balkonlar son uğurlama ve arkadan el sallamak içindir. Orda hep biri olurdu eskiden, şimdi kimsecikler yok! Şimdi uğurlayacağımız birileri de kalmadı. Kimsecikler var sadece, birilerine karşılık gelmeyen. Birilerinin dengi olmayan. Ben de bu taş ev ve balkonlar için; sıradan herhangi biriyim artık.
Merdivenlerden ağır ağır çıkıyorum. Sizin kapıyı transit geçiyorum. ’Basamakların birinde oturur ağlarım’ diyordum. Buraya gelirken ayaklarımı inan ki çok zorladım, kalbim yerinde mi diye çok yokladım. Onun yerine mermerden bulutları kucakladım da geldim. Yanımda annem, abim varken salıp dökemiyorum içimi rahat rahat! Hatta diyorum ki; hazır annemi de uğurlamışken, tekrar gelim kapınıza şu göçük basamağa çömelim dizlerimi kırıp, kırılim dağılim bin parçaya! Kalbim yoklamada bütünlemelere kalmasın. Bütünleşeceğim şeylerin çok uzağındayım zaten…Senin çok çok uzağında...
O balkona biri çıksın bi zahmet! Artık hayalin olur ya da bir başkası, ãdetler yerini bulsun. Uydurmadan da olsa; çakma biri çıksın şu balkona, arkamdan el sallasın gözleri buğulu...Üç beş adım gittikten sonra dönüp sana bakayım. Sonra can parem! rahat rahat ben de gözümü döküp ağlayayım. Evin saadeti de o üçlü koltukta yanımıza çöküp otursun.
...
Dilo kapıda karşılıyor bizi, sarılıp ağlıyor. Dilo kusura bakma be kuzum! Ben de taş duvarım! Bazen korkuyorum, gözümden taş yağacak diye başınıza. Korkuyorum gözlerine bakmayı insanların. Korkuyorum dokunmaya, dokunursam kum gibi dağılır giderim.
Kemal amcanın karşısına oturuyorum. Saray teyze grip olmuş, bırakmıyor ki sarılayım. Ben öyle korkmam, hastalanırsam hastalanırım ne olacak ki! Halbuki bıraksa, sarılsam. Kemal amcadan çekiniyorum ona sarılamıyorum bari sana sarılim. Hatta sarılmalar derneğine üye olsam, arada etkinlikler düzenlesek, uzun kuyruklarda birbirine sarılmayı bekleyen insanlar!
Önce hãl hatır muhabbet, on dakika geçiyor bende çıt yok! On beş, yirmi...yok abi yok! Sesim çıkmıyor, her şeye hı hı demekten başka...Annem Saray teyzeyle, abim de Kemal amcayla muhabbeti okey gibi döndürüyorlar kendi aralarında. Sağlı sollu, trafiğe sığışa sığışa Dilo da zorluyor diyalogları ama ben hãlã suspus!
Böyle de çok dikkat çekiyorum, ister istemez arada bir ’nefes alıyor muyum?’ diye gözlerini bana deviriyorlar. "Neden konuşmuyorsun?" diyor Saray teyze...Üstümde bir ağırlık var, diyorum. Sizi dinliyorum. "Ma hiç öyle olur mu? İki kelime de sen konuş!" Dilo gülüyor. Kemal amca "sen yarın öbür gün olur da hastalanırsan, bizden kaynaklı değil kızım! Sen zaten iyi görünmüyorsun!"
Şükür! Diyorum, şükür ki biri görüyor iyi olmadığımı, biri farkıma varıyor.
Suskunluğun kitabını yazdım o gün. Bütün yılların acısını bir günden çıkarıp, ucube sessizliğimin mermilerini boşalttım herkesin üstüne...
Bazı insanların donuk anları vardır. Bu da onlardan biri işte...Karşıma geçip beni izlerseniz sıkıcı gelirim size. Sakin ve uysal duruşum, evin duvarlarından sonra boşluklarından rüzgãr gibi çarpar suratınıza ve huzursuz olursunuz.
Bilinçli yaptığım bir şey değil ama belki de huzursuz olmanızı istiyorumdur içten içe...Böyle bıkkın, yılgın ve ölgün, yüzyıl geçse de unutamayacağınız ve evin tavanındaki ihtişamlı avizeden size sırıta sırıta, fahiş ve astronomik yaraları boğazımda zurna dürüm asılı.
Taş evden çıktım, dönüp balkona baktım.
Neredesiniz canım insanlar, elim havada ağır yaralı!
♧m.g♧
Dip not: “Yaramın nerede olduğunu bilmiyorum. Yalnız bir yerlerim acıyor. Çok acıyor.” sözü Sabahattin Ali’nin "Kuyucaklı Yusuf" romanından alıntıdır.