Günde Bir Çok Kez Kendimi Kandırdım 2
Ne kadar çok bilirsen hiç bir şey bilmediğine çıkıyorsun.
Bölüm 2
Dükkândayım.
Yan komşum her zamanki gibi sabah çayımı bana getiriyor.
Hırslı ve çalışkan biri.
Kırklı yaşlarda.
Vicdan sahibi, iyi bir esnaf ve iyi bir insan.
Ahıskalılar genelde çalışkan insanlardır. Hani derler ya, “Ekmeğini taştan çıkarır” diye… tam da öyle biri.
Seviyorum böyle insanları..
Neyse.
Eylül’deyiz. Hava hâlâ boğucu sıcak.
Allah’tan klima var.
Carrier cennetlik adam, valla.
Soğuğa çare var. Üstüne bir şey alırsın, geçer.
Ama sıcak…
Hele Antalya sıcağı.
Klimasız, sadece yaylalara gidilerek çekilir.
Oralara da işi gücü bırakıp gidemeyeceğimize göre Carrier abiye rahmet dilemekten başka bir şey aklıma gelmiyor.
Toprağı bol olsun.
Allah razı olsun.
Dükkânda gün boyu Power FM uygulamasının “Dünya Radyoları” kısmından seçtiğim, İsviçre’den yayın yapan “Vintage Radyo” açık.
Kısık sesle hep çalar.
Yüzde seksen oranında sevdiğim tarz müzikler çalıyor.
Çoğu zaman müşterilerin de sevdikleri bir müziğe denk geldiklerinde hiç konuşmadan gözlük çerçeveleriyle öylesine ilgilenir,o çalan şarkı bitene kadar dükkanda oyalandıklarını bilirim.
En güzeli…
Arabada TRT Radyo 3, dükkânda Vintage Radyo.
Müzik dinlemeyi seviyorum.
Ölünce buraya ilişkin özleyeceğim şeylerin en üst sırasında “müzik” ve harika “yemek kokusu” dediğimde hep şaka olarak algılanır.
Ama ben doğru söylüyorum.
Aynı durum, dünya dışı bir varlıkla, yani “uzaylı” ile karşılaşsam soracağım sorular için de geçerli.
Soracaklarımın en üst sıralarında yine bunlar olurdu.
Sonra da Tanrı inancını sorardım.
Neyse…
Günün sürprizi işte:
Rod Stewart’tan “I’m Sailing”.
Ancak bu kadar olur.
En güzel yaşlılık alameti.
“I am flying, I am flying…”
Rod abi uçuyor.
Önce ben, sonra da Rod abi uçsun.
Kafamda yine deli sorular…
Bedenim, ruhum, beynim klimalı ortamı fırsat bilip yine kuduruyorlar.
Müzik, bütün bu olacaklara adeta bir intro görevi görüyor.
Düşünüyorum da kendi adıma açıkça söylemem gerekirse, altmış yaşın ilginç bir sorunu var:
Son zamanlarda bildiğim şeylerden çok bilmediklerimle ilgilendiğimi fark ettim.
Mesela kuantum.
Yapay zekâ.
Elbette bunların hayatta karşılıkları var ama gündelik hayatımı doğrudan ilgilendiren şeyler değiller.
Son birkaç yılımı bunları öğrenmeye çabalayarak geçiriyorum.
İş yoğunluğunun olmadığı dönemlerde daha fazla.
Haziran, Temmuz, Ağustos…
Bu dönem bunun için uygun.
Bir de Ocak, Şubat, Mart.
Müşteri portföyüm kırk beş yaş ve üzeri.
“Gözlük çıtırları.”diyorum ben onlara.
Gerçi ben ergenliğimden beri kullanıyorum ama olsun.
Kırk beş artı yaş…Gözleri zamana meydan okusa da okumak için yakın gözlüğüne ihtiyaç duyulan yaşlar.
Uzağı iyi gördüğünü ama yakında zorlandıklarını söyleyenler..Benimle zorunlu tanışma fasılları kol uzunluğunun görme mesafesine yetmediği anlarda başlıyor.
Şu an kimseler yok.
Ortam müsait.
Yazmaya devam edebilirim.
Bir kaç güne kalmaz, Kasım sonuna değin yazma işim aksayabilir.
Olsun.
Öncelik iş ve para kazanmak.
Yazma işim keyif aldığım bir hobim.
Dediğim gibi, altmış yaş benim için bildiklerimi değil, bilmediklerimi öğrenmekle geçiyor diyebilirim.
Panellere katılmayacağım. ”TED Talks” yapacak halim de yok.Öğrenebildiğim kadar..Sanırım bu da keyif aldığım diğer bir hobim.
Lise dönemlerimden beri bu durum dönemsel döngüler gibi hep devam etti.
Elli yaşından sonra daha bilinçli diye tanımlayacağım şekilde ağırlık kazandı diyebilirim.
Mesela beş altı yıl öncesinde “Kripto Varlıklar”, Bitcoin, Blockchain, NFT’ler, DEX’ler, Metaverse vardı.
Eskisi kadar yoğun olmasa da hâlâ ilgim var.
İlginç bir teknolojik altyapı.
Bana göre oldukça da destansı.
Devletler bu altyapıyı kullanarak önümüzdeki on yıl içinde kendi dijital paralarını üreteceklerdir diye tahmin ediyorum.
Pandemi dönemini bu teknolojik altyapıları araştırarak geçirmiştim.
Anlaşılması zor gelse de oldukça fikir sahibi olmuştum.
Keyifliydi.
Pişman mıydım?..Pişman mıyım?..
Değildim,değilim…
Sonrasında da yavaş yavaş, dediğim gibi, kuantum ve yapay zekâ…
Galiba güncel, “moda” gibi olan şeyler ilgimi çekiyor.
Geçen Ağustos ayında yapay zekâyla ilgili yayımlanan bir araştırma (ki bunu bana karşı kuyumcu arkadaşımın on sekiz yaşındaki oğlu bir akşam onu arabayla evine bırakırken Whatsapp’dan mesaj olarak göndermişti.) resmen beynimi yaktı:
SwarmWorld deneyi.
Bu deney, anladığım kadarıyla şöyle:
SwarmWorld adı verilen simüle edilmiş, kalıcı bir dijital dünyaya, birbirleriyle mesajlaşmayan, konuşmayan, iletişim hâlinde olmayan yüzlerce “LLM ajanı”nı adeta hapsediyorlar.
Ajanların tek etkileşimi, çevrelerindeki nesneleri değiştirmek ve geride çalıştırılabilir kodlar, yani controller’lar bırakmak.
Bir nevi “iz”.
Peki sonuçta ne mi oluyor?
İnanılmaz bir şey yapıyorlar bu manyak yapay zekâ ajanları!
Stigmerji, yani çevresel işaretleşme yaparak bir ajan bir kod yazıp bırakıyor, diğeri o kodu alıp değiştiriyor, geliştiriyor.
Bir diğeri, o değiştirilmiş kodu alıp yepyeni bir kod gibi bırakıyor.
Bir diğeri…
Bir diğeri…
Derken adeta kendilerine ait bir “soy ağacı” oluşturuyorlar.
Araştırmacılar bu ajan abileri, ablaları sistemden sildiklerinde ne oluyor dersiniz?
Geride bıraktıkları izler, kodlar, yazılımlar ve benzeri şeyler kendi kendilerine çalışmaya devam ediyor.
Yani birbirlerine ihtiyaç duymadan, konuşmadan, etkileşime geçmeden, bıraktıkları bu “artıklarla” insan denetiminden bağımsız bir şekilde kendilerine ait dijital bir merkez, bir dünya oluşturabiliyorlar.
Öyle ki oluşturdukları sanal dünya, adeta yıkılmaz izler bırakarak nesiller boyu sürebilecek hâle gelebilecek bir ortam oluşturuyorlar..
“Küllerinden doğmak..” deyimi bu duruma “cuk” diye oturuyor bana göre..
Ancak bu kadar olur!..
Tahminim ;bundan henüz bağımsız bir yapay zekâ yaşam formu çıktığı sonucu çıkmayacağını da söylemem gerek.
Tehlike mi?
Hem “evet “ , hem “hayır”
“Evet” ise, bu gücü engellemenin şimdilik en kesin ve etkili yolu, kaba tabirle, elektriği kes.
Olay bitsin.
Kurtul gitsin.
Ama burada, yani böyle bir durumda, başka bir durum daha var:
Mesele yapay zekânın elektriksiz hayatta kalması değil.
İnsanlığın yapay zekâsız ve elektriksiz hayatta kalamayacak hâlde olması.
Abiler, ablalar boş durmamış.
Bunu da düşünmüşler.
Bu “acil” olasılık için çözümler üretilmiş:
“AI Kill Switch Act”…
Yapay zekâ için bir nevi infaz düğmesi yasası.
Air-gapping…
Fiziksel izolasyon.
Throttling…
Bellek sıfırlama, boğma…
Bu güvenlik önlemleri şimdilik güvendeyiz hissi veriyor.
Rahatlatıyor..
Daha bilmediğim neler var neler!
Mesela;
Google’ın “Willow” çipi.
Bu, daha da manyak bir şey.
Öyle manyak ki benim kendimle olan çatışmamı düşününce adeta romantizm yaşadığım hissine kapılıyorum.
Bu Willow Çipi klasik süper bilgisayarların çözmesinin 10 septilyon yıl (telafuzu bile zor anlamayı siz hayal edin) süreceği söylenen aşırı karmaşık bir matematiksel problemi, Willow çipi sadece beş dakikada çözebiliyormuş.
Ama o problemi kimin sorduğu ve neden sorduğu önemli değil. Dört santimetre kare alan kaplayan bir çipin çözebilmiş olması önemli. (Bu çipin çalışma ve korunma şartları daha akıl almaz şekilde oluyormuş bu ayrı bir konu)
Gerçi bir makine, ne kadar hızlı olursa olsun, bir problemi neden çözdüğünü bilmezmiş.
Biz de öyle değil miyiz?..
Fizikçi Oppenheimer,Fermi, Feynman,Bohr hatta Einstein abiler o insanlığı yok edebilecek “Atom Bombası “ nı neden yaptıklarından bi haber değildiler ama bilmezlerdi tıpkı o “LLM Ajanları” gibi..
Bitmedi.
Bir de böyle manyaklar var; canlı insan hücrelerini, yani nöronları kullanarak biyolojik yapay zekâ ve bilgisayar sistemleri geliştiren İsviçreli firma FinalSpark var.
Rakibi sayılabilecek Avustralyalı Cortical Labs…
Daha sayayım mı?..
Canlı hücrelerle silikon çipleri birleştiren Konikore mesela.
Koku algılama algoriymalarıyla hastalık, virüs, bomba falan tanıyorlar.
Yani bir nevi “yapay burun”.
Kısaca benim altmış yaş sendromum işte böyle bir şey.
Günün büyük bir kısmı olmasa da bir kısmı böyle uçuk kaçık “alengirli” şeyleri merak etmekle geçiyor.
Bir yandan hücrelerim kendini yenileyemez hâle gelirken, yer çekimine direne direne aşağıya doğru kemiklerimi kaplayan deri parçaları yavaş yavaş sarkarken, beynimin içindeki sahtekâr bana oyalanacağım yeni oyunlar buluyor.
Ben de tıpış tıpış oynuyorum.
Belki de mesele tam olarak bu.
İnsan yaş aldıkça dünyadan uzaklaşamıyor.
Tam tersine, dünyanın hâlâ ne kadar büyük olduğunu fark ediyor.
Evreninin büyüklüğünü o muhteşem azametini görünce de “lâl” oluyor..
Düşünüyorum da çocukken her şeyi bildiğimi sanıyordum.
Gençken de öyle.
Sonra bir şeyler öğreniyorsun.
Biraz daha öğreniyorsun.
Biraz daha…
Ve bir yerde, öğrendiklerinin seni bilgilendirmekten çok bilmediklerinin önüne getirdiğini fark ediyorsun.
Benim altmış yaşımda başıma gelen biraz bu galiba.
Bilmediklerim çoğaldıkça merakım da çoğalıyor.
Kuantum.
Yapay zekâ.
Evren.
Tanrı.
Bilinç.
Belki başka şeyler de…
Bilmiyorum.
Zaten mesele de biraz bu.
Bilmiyorum.
Ama merak ediyorum.
Ne kadar çok bilirsen hiç bir şey bilmediğine çıkıyorsun.Bu da ayrı bir konu.
Neyse…
Akşam oluyor..
Kimseler hala gelmedi dükkana.
Rod abi çoktan uçup gitti..
Kimler gelip geçmedi ki..
Aklımda kalanlar bir kaçı..
Fredy abi “Bohemian Rhapsody” ile, Pink Floyd “Time” ile araya Modern Talking “Chery Chery Lady” ile girdi.
Güzellik burada sanırım..
Yormuyorlar..
Sırası gelen diyemesem de kafamda sıralayamadıklarım iyi ki de burada oldular..
Onlar “Radyo Dalgaları” ile ziyaret ettiler ortamı,bana katıldıklarından habersiz gelip gittiler..
Çorbada tuz bıraktılar.
Klima çalışıyor.
Müşteri yok.
Kafamda yine deli sorular var.
Altmış yaş…
Beden yavaşlıyor.
Ama merak hâlâ yerinde durmuyor.
İnşallah akşama müşteri gelir de iş olur..
Devam edecek..
Amel Defteri/ Eylül2026
Antalya