Hayata Dair Tınılar
Bu yazı, 18.01.2014 tarihinde günün seçkisi olarak öne çıkarılmıştır.
"Bu karanlık çok fazla biraz açalım ışıkları"
Beyaz mutlu bulutlardan ya da güzel bir yaz yağmurundan bahsetmek, huzuru kucağıma alıp okşamak gibiydi benim için. Ama hiç beyaz bir bulutu kuyruğundan yakalama ya da yağmuru bir kavanozda biriktirip saklama fırsatım olmadı. Rüzgarı yüzümde hissetmekten korktum karda yuvarlanmaktan. Bunları o an hissetmek nasıldı hiç bilmiyorum Ellerimle tuttuğun şeyi kavrayabilmek içinse ışığa ihtiyacım yok. Tatmak ya da koklamak yeter .
"Yüzümü net görüyor musunuz ? -Peki."
Çok zaman önce bir şey keşfettim Yalnızlığı hepimizin yakından tanıdığını çok ama çok iyi biliyorum. Farklı anlamlar ve düşünceler yüklesek de o meditasyon haline gerçekte hepimizin koynuna giren şey aynı Beni seninle seni onunla ve bizi onlarla aldatan aynı şey. Yalnızlık Kimi zaman burnumuzu yapıştırdığımız camdan dışarı bakarken başkalarının peşinde Azrail gibi dolaşırken görürüz onu bazense hemen yanı başımızda her aynaya bakıp yüz çizgilerimize hayıflandığımızda. O bir son ya da başlangıç gibi hep orada bizi bekliyor .
"mayhoş bir ayva tadında ışıkları düşürelim şimdi"
bir gün masamda otururken önümde duran deftere daireler çizip duruyordum iç içe geçmiş daireler simetrik olmuyorlardı ama aynı hissi veriyorlardı. Tekrarlanan bir hayatı ya da daha önce yaşanmış bir olayı sadece üzerindeki noktaları birleştirip yeniden bir daire oluşturmak gibi yaşayıp yaşayıp duruyordum. sonra elim benden habersiz başka daireler çizmeye başladı.
"Evet ışıklar böyle daha iyi"
düşündüğümü daha doğrusu daldığımı farkettim. bir sıra ve ben. önümde ise beyaz sayfaları olan bir defter duruyordu. -neyi istersek çizebilirmişiz sanırım o zaman herkes bir ev bir gök kuşağı ve de ağaç çiziyordu nedense özgürlük denince akla bunlar geliyor. Sanki bilinmeyen bi çemberin etrafında hepimize sınırlarımızı daha doğmadan çizmişler ve bu sınırdan dışarısı için yasak getirmişlerdi. sevemedim o sınırları bir türlü. Peki ihlal ettim mi ? gülmek geldi içimden. ben suçsuz olduğu halde sıra dayağında en sert sopayı küçük avuçlarında hisseden sessiz sakin ve bir an önce eve dönmek isteyen o çocuktum . ezilmiştim. ezildiğim için içimde büyük bir patlama biriktirmiştim.
-ışıkları düşürelim lütfen
sonra ben büyüdüm. yani en azından büyüdüğümü söylediler ve ben büyüdüğümü bu şekilde anlamış oldum. bazen hala çocukluğum hınzırca şeyler fısıldıyor kulaklarıma uçurtmalar, araba tekerlerinin altına konan çivili tahtalar ve en fenası komşumuzun bahçesindeki zararlı otları temizlemek için çıkardığımız o büyük yangın. Ama dairenin dışına çıkmak hala korkutuyor beni. kimsenin haberi olmadan izin almadan gerçekleştirdiğim ilk bireysel eylemim sanırım şuan ismini bile hatırlamadığım o kıza aşık olmaktı. sahi yüzü nasıldı ?
aradan çok zaman geçti hala aynı çemberin içinde sıkışan tüm insanlar gibi ben de abartılmış bir sıradanlık içinde -ki bu herkesin bir birine benzemesi için uydurulmuş küresel bir yalan ve farklı olmak aslında sıradan- o noktaları zorluyorum. ufacık bir umut ışığı bile yok öylesine kalın ki o ufak çizgiler öylesine öldürücü ki en kolayı o çemberi boynuma kendim geçirmek. En azından kendi hür iradem ve çemberimle ölümümü seçmek.
ben hala masamdayım oysa önümde beyaz kağıtlar geçmiş ve gelecek sıkışmış bir yaşamım sadece
"ışıkları söndürelim lütfen"