Hiç Korkma Minik Serçe
Bu yazı, 09.06.2016 tarihinde günün seçkisi olarak öne çıkarılmıştır.
"Bu sabah bahçede karşıma Küçük bir serçe kuşu geldi Havuzun taşına kondu Bir içti, bir doğruldu Nasıl da korkuyordu
Sen hiç korkma serçe kuşu Suyunu rahat rahat iç Sıhhat afiyetle uç İnsanoğlu çeşit çeşit Beş parmağın beşi bir mi?"
Bu kısa şiiri çok severim. Necati Cumalı'nın "SERÇE KUŞU" başlıklı bu şiiri birkaç dizeyle ne çok şey anlatır. "Nereden aklınıza geldi bu şiir?" sorusunu bana sormak isteyebilirsiniz. Ben de bütün içtenliğimle anlatırım size. Anlatırken de sazlı sözlü değil de dizelerle, satırlarla bir söyleşi yapmak istedim. Umarım okuyunca sizin de hoşunuza gider. Emekli olup on yıla yakın bir süre özel dershanelerde çalıştıktan sonra boşluğa düşmemek için yazılar yazmaya başladım. Yazılarım, yaşadığım hayatın, geride kalan günlerimin görüntüleridir. Seksen kadar yazı ve şiirde köyümün 1960-70'li yıllardaki yaşamını, kültürünü, insanlarını; okul anılarımı, teröre, gencecik canlara kıyan hainlere nefretimi, değişik konulardaki düşünce ve duygularımı anlatıyorum. Bir emekli uğraşısı olarak yazdığım bu yazılar facebook arkadaşlarım, edebiyat sitelerindeki ilgili okuyucular dışında geniş bir kitleye ulaşmıyor; ama facebook yoluyla özellikle eski öğrencilerimden aldığım yorumlar, pek çok yazımın edebiyat sitelerinde "günün, haftanın, ayın yazısı" gibi değişik seçkilere girmesi beni mutlu ediyor. Yaptığım sadece şu: Bu olay, bu yaşanmışlık ilgi çeker mi çekmez mi demeden içimden geldiği gibi yazıyorum.Yazılarımı kitap haline getiremedim; ama fotoğrafta gördüğünüz gibi spiralli kitapçık oluşturarak pek çok eşe dosta, öğrencime gönderdim. Cumalı'nın şiirinden nereye geldik. Emekliliğimden on altı yıl sonra elimizdeki bir miktar paranın üzerine çektiğimiz krediyi de ekleyerek Didim'de küçücük bir ev aldık. Bir artı bir olarak adlandırılan "kuş yuvası" misali küçücük bir yer. İki yıldır yaz boyunca orada kalıyoruz. Küçücük bir kasaba iken şimdilerde kış nüfusu bile yetmiş bini geçen bu şirin yerin havası, denizi çok güzel. Nemi çok fazla değil, plajları, koyları, denizin temizliği ilgi çeken özellikleri. Çeşme, Bodrum gibi varlıklı sosyetenin eğlence, tatil yeri olmasa da bizim gibi emeklilerin, orta halli vatandaşın tatil yeri. Göze batan olumsuzluk bu güzelim yerdeki sınırsız yapılaşma. Neredeyse her sokakta inşaat var. Didim'i başka bir yazımda anlatmayı düşünüyorum. Şimdi gelelim bizim şiire ve serçe kuşuna. Böyle bir sahil kentinde, tatil yerinde yaşadığıma göre doğal olarak sıcak günlerde denize giriyorum. Yirmi beş yaşında ilk kez denizi görmüş, şimdi de altmış beş yaşına gelmiş bir adamın balık gibi yüzecek hali yok. Sabahları yediden sonra gidiyorum denize. Deniz ve plaj tertemizken. Benim gibi birkaç emekliden başka kimse yok. Hemen kıyıya şemsiyemi dikiyor, yanına da portatif sandalyemi atıyorum. Yanımda götürdüğüm poşete çevremde ne kadar izmarit, çer çöp varsa toplayıp dolduruyorum. Doğru çöp tenekesine. Bazıları tuhaf tuhaf bakıyor bana, bu adam ne yapıyor diye. Sabah serinliğinde suya girerken biraz zorlansa da insan ilerleyip bir dalınca vücut dinçleşiyor. Tek düze yüzüşle bir süre kulaç attıktan sonra henüz etkisini tam anlamıyla göstermeyen sabah güneşi bütün tadıyla ısıtmaya başlıyor sizi. Oturdum şemsiyenin altına, beni zor taşıyan portatif sandalyenin üstüne. Tembelliğin tadını çıkarırken bir de ne göreyim yanımda iki serçe. Küçücük, minnacık, korkak, ürkek iki serçe. Kafaları, gagaları bir yerde bir havada. Belli ki açlar. Kumda simit kırıntıları bile yok. Daha kimseler gelmemiş ki simit yiyip döken olsun. İşte o anda geldi aklıma Necati Cumalı'nın şiiri. Yirmi otuz yıl ömrü varmış bu kuşların. İkide bir yeri gagalayıp bir şey bulamayan bu minicik canlının bu kadar yıl nasıl yaşadığını da merak ettim doğrusu. Yanıma yaklaşan ikisinin fotoğrafını çektim. "Benim," dedim, "...ne gelirse aklıma, yazayım bu serçeler üstüne." Yıllar önce yazdığım, çocukluk anılarımı şiirleştirdiğim "BÖLÜK PÖRÇÜK 3" başlıklı yazımda serçe ile ilgili kısa bir bölüm vardı. Bakın ne yazmışım:
"Elimde kuş lastiği Dolaşıyorum ne yapacağımı bilmeden Birden bir serçe konuyor Teyzemgilin tandır damındaki bacaya Körün taşı denk gelir misali Lastikteki taşı salıyorum havaya Baktım bacaya konan o minicik serçe yok Korktu, uçtu gitti, diyorum Biraz sonra tandır damının Yanına varıp Küçük pencerenin camında Göğsü kanlı Çırpınan serçeyi görüyorum Kırlangıçları hiç vuramazdık ya Artık ne serçe ne de güvercin vuruyorum "
Sabahın bu mis havasında güçsüz, ufacık dalgaların kıyıya her vuruşunda sıçrayan, dönüp bakan iki minik serçeye baktım baktım. Kaşını oynatsan havalanıp uçacak kadar ürkek olan bu sevimli kuşlar çok aç olmalılar ki etrafımda epey dolandılar. Onlar dolanırken ben neler neler düşündüm:
"Bu kez havuzun taşına değil Şemsiyemin yanına kondu İki serçe kuşu İkisinin de ürkek, korkak Duruşu Acıkmışlardı belli ki Bir yerde bir havada gagaları Yine de mutluydular bana göre Keşke konuşabilseydik karşılıklı Deseydim ki bu iki minik yavruya 'Sizin ülkenizde de var mı cana kıyanlar Gencecik fidanları sevdiklerinden koparanlar Biz de sizler gibi Ürker, korkak olduk Belli değil nerede patlayacak bombalar Yitip gidecek masum analar, çocuklar Canlar Senin ömrün kadar bile yaşamayıp Hain pusularda Sevdiklerinden kopanlar' Ben böyle düşündüm ya Kendi derdindeydi serçe kuşları Kumun üstünü gagaladılar bir iki Sonra belki bir kırıntı bulurum umuduyla Uçup gittiler"
İşte böyle. Ömürleri bedenlerine kıyasla uzun bu minik kuşlar bana neleri anımsattı. Çevremizdeki her insan, her varlık bize bir şeyler söyler; ama yazmalı insan, anlatmalı duygularını. ................................................................................................................. Numan Kurt 09 Haziran 2016