İstanbul’un Faili Meçhul Kaldırımları
"Kaldırımların altına gömdük çığlığımızı; İstanbul şimdi kusuyor nefesimizi."
İstanbul’u anlatmak, coğrafi bir haritayı düzgün cümlelerle temize çekmek değildir; jiletle bilek keser gibi deşmektir bu kentin hafızasını. Bu şehir, düz çizgilerin, uslu kelimelerin ve planlı şehircilik masallarının sığabileceği bir gövdeye sahip değil. Burası, her sokağında ayrı bir faili meçhul kırgınlık, her caddesinde toplumsal bir cinnet barındıran devasa bir yeraltı laboratuvarı. Şairlerin uysal birer sevgili gibi sarıldığı bu kenti, Küçük İskender’in o hırçın, neon ışıklı gözlüğüyle, sokak sokak, semt semt cerahatini sıkarak incelemek gerekir.
Yolculuk, Anadolu yakasının o hep bir yere yetişmeye çalışan, isli Kadıköy iskelelerinden başlar. Deniz, vapur pervanelerinin dövdüğü o kirli ve yorgun rengiyle teslim eder sizi karaya. Hemen yukarıda Bahariye Caddesi, ağzında kırık bir tramvay yolu taşıyan o hırçın şair gibi dikilir karşınızda. O nostaljik tramvay rayları, aslında bu semtte aşktan ve hayattan hırpalanmış çocukların kalplerini ortadan ikiye bölen metal dikiş izleridir. Bahariye’nin sağından solundan fışkıran neon ışıkları, vitrinlerin arkasındaki o sahte mutlulukları döverken, ayaklarınız sizi kaçınılmaz olarak Akmar Pasajı’na indiren o loş merdivenlere götürür. Akmar, bu şehrin ergenlik intiharları, eski sahafların tozlu raflarında unutulmuş, adrese ulaşmamış mektuplarıdır. Ağır bir tütün kokusu, duvarlardan taşan metal müzik çığlıkları ve çocukluğunu ucuza satmış serserilerin ayak izleri birbirine karışır orada.
Biraz nefes almak için Moda Caddesi’ne saptığınızda ise denize açılan o mağrur ama derinden yaralı kadını görürsünüz. Moda’nın ara sokaklarındaki o eski köşklerin pencerelerinden, jilet gibi keskin bir hüzün sızar kaldırımlara. Sokak aralarında, eski taş duvarların dibinde açan yalnızlık çiçekleri gibidir insanlar. Sahildeki o devasa kayalıklar ise Marmara’nın o kirli, o deli sularıyla sevişen, dünyadan firar etmiş kaçak aşıkların yeraltı sığınağıdır; her bir taşın altında söylenmemiş bir korku, devrik bir cümle saklanır.
Karşıya, bu kentin asıl kalbine geçtiğinizde ise zaman tamamen çıldırır. İstiklal Caddesi, günahın ve kutsallığın, zenginliğin ve sefaletin yan yana yürüdüğü o devasa, şizofrenik podyumdur. Mis Sokak’ta bira bardaklarının köpüğünde boğulur gençlik; asbest kokulu binaların gölgesinde dökülür etleri. Birkaç sokak ötede, Asmalımescit’te meyhane masalarından sokağa taşan kahkahalar, aslında o masalarda harcanan ömürlerin, tutulmayan yeminlerin yalancı perdeleridir. Tünel’e doğru yürüdükçe caddenin rengi solar, binalar daha da ağırlaşır.
Ama asıl darbe, o görkemli caddenin hemen iki sokak aşağısında, Tarlabaşı’nda iner insanın yüzüne. Tarlabaşı’nın arka sokakları, İstanbul’un en dürüst, en çıplak yara izidir. Sokaklar arasında gerilen çamaşır iplerinde sallanan yoksulluk, kırık dökük cumbalı evlerin pencerelerinden sokağa sızan o çiğ, o paralanmış çığlıklar... Buralarda çocukların ceplerinde taş değil, büyüklerin yarım bıraktığı savaşların korkuları vardır. Uykularına, yan sokaktaki bir başka evin yıkılış sesi sızar. Oradan aşağıya, Karaköy’e doğru süzülürken Bankalar Caddesi’nin o heybetli, taş binaları çıkar karşına. Kapitalizmin ve gücün o soğuk merdivenleridir onlar; kibirli ve sağır. Ancak o binaların gölgesindeki loş ara sokaklar, taze kahve kokularıyla geceden kalan o ağır pisliği, o serseri hatıraları örtmeye çalışan birer makyajdan ibarettir.
Tarihi Yarımada’ya, Suriçi’ne ayak bastığınızda ise modern zamanın dikişleri tamamen sökülür. Balat’ın Vodina Caddesi, bugünlerde rengarenk boyanmış kafelerin ardına gizlenmeye çalışılan o eski, o darmadağın yoksulluğun ve tecritin mekânıdır. Turistlerin fotoğraflarda aradığı o estetik, aslında buranın yerlisi olan çocukların yalınayak yürüdüğü o soğuk taşların sızısını gizlemez. Yokuş yukarı, Fener’in o dik, o insanı nefessiz bırakan merdivenli sokaklarına tırmandıkça, Kırmızı Mektep’in o devasa gölgesi bir giyotin gibi keser gökyüzünün mavisini. Surların dibine ulaştığınızda ise taşların arasına sinmiş kan kokusunu, Bizans’ın ve Osmanlı’nın o kanlı, o ihtişamlı tarihinin tortusunu hissedersiniz. Suriçi’nin arka sokaklarında her köşe başında bir dervişin esrarlı nefesiyle bir sokak serserisinin bıçak izi birbirine sarılarak uyur; buralarda hayat, dualar ve lanetler arasında sıkışmış bir esarettir.
Sahil şeridine vurduğunuzda, deniz havası yüzünüze çarpar ama bu şehir size asla huzur vermez. Beşiktaş Çarşı, o bitmek bilmeyen uğultunun, siyah-beyaz barikatların, sisteme edilen o en yaratıcı küfürlerin merkezidir. Köyiçi Sokakları’nda midye kabukları, bayat balık kokusu ve yağmur suyu birbirine karışır; buranın kaldırımları esnafla öğrencinin, sarhoşla sokak köpeğinin omuz omuza verdiği bir curcunadır. Fakat iki adım ötedeki Akaretler’e geçtiğinizde, o nizami, jilet gibi ütülenmiş tarihi sıra evler karşılar sizi. Burjuva estetiğinin, lüks markaların o kibirli dünyasıdır burası; soğuktur ve sokaktaki acıya gözlerini kapatmıştır. Sahte tebessümler gezinir şık kafelerin bahçelerinde. Buradan Ortaköy’e uzanan o ağaçlı yolda ise martılar çığlık çığlığa vapur düdüklerine eşlik eder. Ortaköy’ün o dar, kumpir ve waffle kokan turistik caddeleri, aslında arkasındaki o görkemli caminin ve pırıltılı Boğaz’ın gölgesinde, denizin o derin, o karanlık girdaplarına açılan tehlikeli birer kapıdır.
Vee nihayet, ruhunuzu arındırmak ya da tamamen kaybetmek için Üsküdar’a fırlatır şehir sizi. Kuzguncuk’un Perihan Abla Sokak’ı, zamanın tamamen durduğu, insanın çocukluk romanlarına sığınabileceği o son naif mahalle rüyasıdır. Ahşap evlerin cumbalarından sarkan sardunyalar, asırlık çınar ağaçlarının usulca dökülen yaprakları ve sokak kedilerinin telaşsız adımları size dünyanın hala güzel olabileceğini fısıldar.
Fakat bu uykudan uyanmak çok sürmez; Salacak sahiline inip, o Kız Kulesi’nin tam karşısındaki beton basamaklara oturduğunuzda İstanbul size en büyük, en sahici tokatını atar. Rüzgar, Boğaz’ın o tuzlu, o acı suyunu avaz avaz yüzünüze vururken karşı sahile bakarsınız: Karşıda darmadağın olmuş bir Beyoğlu, yorgun bir Topkapı, kendi gürültüsünde sağırlaşmış koca bir kent...
İşte o an anlarsınız ki; bu şehir içine çektiği her insanı önce kendi öfkesinde mahpus eden, sonra da kemiklerini kaldırımlara fırlatan muazzam, yırtıcı ve darmadağın bir ağaçtır.
Ve insan, ancak kendi karanlığından uyandığında bu şehrin sokaklarında kaybolmaktan kurtulabilir.
22.08.2026 - Ağustos'un Sonuna- adlı denemelerimden ;
Asmalı Mescit Mahallesi - Kallevi Sokağı'nda yazılmıştır...