Kalbin Sesi mi, Zihnin Gürültüsü mü: Hangisine Kulak Veriyoruz?
Günün ilk ışıklarıyla birlikte başlayan telaş, ekranlardan üzerimize boca edilen bilgi akışı, bitmek bilmeyen sorumluluklar, hesaplar ve planlar… Modern insan, tarih boyunca hiç olmadığı kadar yoğun bir ses bombardımanı altında yaşamaktadır. Ancak bizi asıl yoran, dışarıdaki sokak gürültüsü yahut trafiğin patırtısı değildir. Bizi asıl bitap düşüren; zihnimizin içinde hiç susmayan, geçmişin pişmanlıklarıyla geleceğin kaygılarını birbiriyle çatıştıran o durdurulamaz zihin gürültüsüdür. Bu karmakarışık seslerin arasında, ruhumuza rehberlik etmek için fısıldayan bir başka ses daha vardır: Kalbin sesi. Peki, hayat koşuşturmacası içinde bizler gerçekten hangisine kulak veriyoruz? Zihnin mantık zırhına bürünmüş gürültüsüne mi, yoksa kalbin o naif ve hakiki fısıltısına mı?
Bu çetin sorunun cevabını ararken, evvela zihnin ve kalbin mahiyetini doğru kavramak gerekir.
Zihin; hesap yapar, kıyaslar, geçmişin olumsuz tecrübelerini hatırlatarak insanı sürekli bir koruma güdüsüyle kaygıya sürükler. O; çıkarı, garantiyi, şüpheyi ve korkuyu sever. Dünyevi ikbalimizi korumak adına sürekli senaryolar üretir; "Şöyle yaparsan ne derler?", "Ya kaybedersen?", "Risk alma, garantide kal" diyerek insanı fıtratındaki cesaretten ve samimiyetten uzaklaştırır. Zihin, elbette hayatı idame ettirmek için Yaratıcı’nın bahşettiği büyük bir nimettir; fakat direksiyona tek başına geçtiğinde insanı vesvese, kibir ve bitmek bilmeyen bir huzursuzluk girdabına sürükleyen amansız bir mekanizmaya dönüşür.
Kalp ise hesap yapmaz; o hisseder, tefekkür eder ve hakikati kavrar. Kalp; Yaratıcı’nın insana üflediği ruhun, vicdanın ve imanın merkezidir. Zihnin felaket senaryoları yazdığı anlarda, kalpten derin ve sarsılmaz bir fısıltı yükselir. O fısıltı insana teslimiyeti, merhameti, adaleti ve tevekkülü hatırlatır. Kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim’de Yüce Yaratıcı kalbin bu kavrayış gücünü şöyle haber verir:
"Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? Doğrusu gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur." (Hac Suresi, 46)
İlahi kelamın bildirdiği üzere, hakiki körlük gözlerin görememesi değil, kalbin bakışını ve hissiyatını kaybetmesidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de bir hadis-i şeriflerinde kalbin bu şaşmaz pusula oluşunu şöyle ifade buyurmuştur:
"Müftüler sana fetva verseler de, sen yine de fetvayı kalbinden al (kalbine danış)." (Ahmed b. Hanbel, Musned, IV, 227)
Bu ne muazzam bir ölçüdür! Zihin, kılıfına uydurabilir; gerekçeler üretebilir, insanı kendi kurguladığı hakikate inandırabilir. Ancak kalp, dürüstlükten ayrılmaz; yanlış bir adım atıldığında içten içe daralır, doğru bir amel işlendiğinde ise tarifi imkansız bir genişlik ve huzur hisseder.
Atalarımız, insanın iç dünyasındaki bu amansız çatışmayı gayet iyi süzmüş ve "Akıl yol gösterir ama kalbin gitmek istediği yere götüremez" demişlerdir. Yine atalarımızın "Gönül gözü kapalı olanın, baş gözü bir şey göremez" tespiti, kalbi unutan insanın nasıl bir manevi körlüğe sürükleneceğini en açık şekilde hülasa eder.
Peki, günümüz insanı neden kalbinin sesini duyamaz hale geldi?
Çünkü günümüz dünyası, mantığı ve dünyevi çıkarı her şeyin üzerinde tutan bir anlayışı dayatmaktadır. Hız, tüketim ve yüzeysellik; zihnin gürültüsünü alabildiğine artırırken, kalbin zarif fısıltısını bastırmaktadır. İnsanlar bir karar verirken "Vicdanım ne diyor?" ya da "Yaratıcı bu işten razı olur mu?" diye sormak yerine; "Neme lazım?", "Bunda benim kârım ne?" sorularına odaklanmaktadır. Zihnin bu aşırı dünyevileşmiş gürültüsü; sadakati, samimiyeti, fedakarlığı ve karşılıksız sevgiyi birer "zayıflık" gibi pazarlar. Oysa insanı robotlardan ayıran, ona 'eşref-i mahlukat' (yaratılmışların en şereflisi) unvanını kazandıran şey; hesapçı zihni değil, merhametli ve mütefekkür kalbidir.
Zihnin gürültüsünü susturup kalbin sesine kulak verebilmek bir cesaret işidir. Bunun yolu da tefekkürden, sükûnetten ve içsel bir arınmadan geçer.
Günün karmaşasında bir an olsun durup nefes almak, "Ben nereye koşuyorum?" diye sormak gerekir. Kalbin sesini duyabilmek için zihnin vesvese veren frekansını kısmak şarttır. Zihnimiz gelecek kaygısıyla çırpınırken, kalbimiz bize "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" ayetini fısıldar. Zihnimiz hırsla biriktirmeyi öğütlerken, kalbimiz "Veren el alan elden üstündür" hadis-i şerifinin huzurunu sunar.
Atalarımız bu dengeyi "Aklını kılavuz et, gönlünü sultan yap" sözüyle muazzam bir kıvama oturtmuşlardır. Akıl ve zihin bir hizmetçi, bir araçtır; kararları verecek ve istikameti çizecek olan ise sultan hükmündeki kalptir.
Sonuç olarak; zihnin gürültüsü insanı sürekli sürükler, yorar ve en nihayetinde hırsların ve kaygıların kölesi yapar. Kalbin sesi ise insanı kendi özüne, vicdanına ve Yaratıcı’sına yakınlaştırır. Hayatın bu kısa ikliminde, son nefes geldiğinde zihnimizin yaptığı hesapların hiçbir değeri kalmayacaktır. O gün bize tek lazım olan; kirden, kibrirden ve vesveseden arınmış, Yaratıcı’ya teslim olmuş huzurlu bir kalptir.
Rabbim bizlere, zihnin aldatıcı gürültüsüne kapılmadan, kalbimizin ve vicdanımızın sesini dinleyerek istikamet üzere yaşamayı ve katına "kalb-i selim" (temiz bir kalp) ile varabilmeyi nasip eylesin. AMİN