Kendi Kendime Konuşmalar 2
Şimdi,ölümün kireciyle bembeyazım.
Sanki bir çarşaftan kesilmişim.Duvarda bir çizgi,bir leke kadar ufağım.Artık, ölüm es geçiyor beni.Meğer yaşam, hiçlik gibi çoğalıyor içimde.Son mektuplar,Goethe’ nin ilk aşkı,Shakespeare’in soneleri,Vivaldi’ nin dört mevsimi,3: 10 treni ve kül rengindeki istasyonumuz.Hepsi çekip gidecekler sonsuzluğa.Peki ya yaşamak? Yaşamdan türüyordu ve tükeniyordu ,günün yüzünü çizen kadınların ince bellerinde.Sonsuzluk,boş bir manzara,her gün seyrettiğimiz.O zaman neden yaşıyoruz ?Ah sadece bir amaca bağlanarak yaşamak! Yüzümü geceye dönmüş ruhum için çok fazla...
Fakat yaşamak için mutlak bir sebep olmalı,diye bağırır iç sesiniz.Oysa nedensellik,tutkuyu köreltir.Yanılıyorsunuz; Nietzsche’ yi taklit edecek kadar körelmedim fakat " tutkuyu" bir rüzgarın yaprağı estirmesi gibi göklere çıkarmasından etkilendiğimi de inkar edemem.Stoacılar ya da Descartes gibi tutkuyu ikinci plana atsaydım.Bu felaket olurdu.
Benim derdim; dip ile zirve arasındaki bağı anlamak.O zaman önce " dibe" inmek gerekiyor.Bunalımların kızıl rengini tatmak gerekiyor fakat "kof bir depresyon" değil.O zaman, bu çöküş olur.Bunalıma iten koşullar çok önemli.Bilincin doruk noktalarından geçmek gerekiyor fakat insanın yalnızca “bilmesi” değil; kendisini bilen bir bilinç hâline gelmesi lazım.Yani bilinç artık sadece nesnelere yönelmez, kendi bilincini de nesne edinir.Hegel ,buna; öz- bilinç der.
Ağrılar,sancılar,bilinç kusmaları,kanamalar ; bunlar birer zirvenin tadı için basamaktır.
Sokrates’ in aşk merdiveni vardı hani.
İnsan önce güzel bir bedene âşık olur.Burada " benim için" dibe giden yolculuğun temeli diyebilirim.Sonra tüm bedenlerdeki güzelliği fark etmek.Bunalımların renginin farkına varmaktır benim için bu. Ve daha sonra ruhun güzelliğine aşk.Burada bunalımlar artık eğitici,öğretici ve bireye daha fazla farkındalık kazandıran bir durumdadır.Zirveye yaklaşıyoruz;
Bilginin ve düşüncenin güzelliği; burada yaşam, yaşamdır.Arayış,doruklardan yeryüzüne seslenir.
Yalnız burada, David Hume ’ un belirttiği gibi ne bir nedensellik ne de mutlak bir amaç var .Spinoza’ nın doğasal zorunluluğu(determinizm) de yok.Sadece zirve ile dibi yaşamanın ,yaşam olduğu ,diğer tüm hayati denilen " şeylerden" soyutlanma süreci diyebiliriz.
Zirve nedir peki?Zirve ; arayıştır.Sonsuz bir süreçtir.O zaman zirve- dip ilişkisi hep tekrarlanacak mı ? Bu soruyu soranlar,bu yola girmesinler.Ararken; solucanlar da çıkar elmaslar da.Sadece elmas arayanlar, bu yola çıkmasınlar.
Son olarak Platon’un mağara alegorisi ile bu konuyu bitirmem gerekiyor.İnsanlar doğduklarından beri bir mağarada zincirlenmiştir.Başları ve bedenleri sabittir; sadece duvara yansıyan gölgeleri görebilirler.Arkalarında bir ateş, ateşle insanlar arasında da nesneler taşıyanlar vardır.Zincirli insanlar, gölgeleri gerçekliğin kendisi sanır.İçlerinden biri zincirlerinden kurtulur.Önce ateşi, sonra mağaranın dışını görür.Gözleri alışana kadar acı çeker;en sonunda Güneş’i görür.
Güneşi görmekten korkanlar; bu yola çıkmasınlar!


