Kendine Yaslanmak
Kendine yaslanmak bir gölgenin bile sırtını döndüğü yerde omurganı duvara çevirip nefesini çivi gibi çakmaktır zamana.
Taşı da sensin, tuğlası da. Harç diye kullandığın şey yutkunarak geçirdiğin cümlelerdir.Konuşmadıkların kurur, sertleşir, seni ayakta tutan bir duvar olur sonunda.
İnsan içinden ev yapar, penceresiz, kapısı hep içeriden kilitli. Duvarları sağlam sanılır ama yakından bakınca her yerinde saç teli inceliğinde çatlaklar vardır. O çatlaklardan sızan şey ışık değildir alışılmış acıdır.
Dışarıda fırtına değil artık mesele, içeride suskunluk yağar tavandan ve her damla biraz daha ağırlaştırır geceyi.
Kimsenin kimseden farkı yok aslında. Gözler kapandığında kalabalıklar çözülür, isimler düşer üstümüzden eski bir palto gibi. Herkes kendi karanlığına çıplak girer. Kimininki kömür kokar, kimininki pas ama karanlığın rengi aynıdır.
Bazıları aynaya bakamaz çünkü orada yüz değil yarım kalmış bir çocuk durur. Bazıları uyuyamaz çünkü yastık hafızayı saklar. Gece herkesin cebini karıştırır ve sakladığını önüne döker.
Kendine yaslanmak bir uçurumun kenarında kendi adını ip gibi beline dolamaktır. Düşersen çağıracak kimse yoktur ama tutunacak bir hece kalmıştır dilinin en kuytusunda. Ve sabah herkese aynı yerden doğmaz. Bazısına pencere olur bazısına mezar taşı gibi dikilir. Ama yine de kalkarsın çünkü insan en çok kırıldığı yerden kendine dayanır.
Gece uzadıkça insan kendi iç sesini tanımaz olur. Sanki biri içerden adını yanlış telaffuz ediyordur. Bazı yaralar kanamaz, zamanla kabuk bağlamaz. Onlar içerde bir yerde sessizce küflenir.
Ve sen her gülümsediğinde bir parça daha yayılır karanlık. Herkes güçlü sanır kendini ta ki bir gün kimse sormadığında “iyi misin?” diye. Cevapsız kalan soru omuzlara çöker, insanı içinden kamburlaştırır.
Kendine yaslanmak bir enkazın ortasında kendi adını fısıldamaktır, sesin titrer ama yine de duyarsın.
Ìnsanı hayatta tutan yüksek sesler değil duyulmaya cesaret eden fısıltılardır. Gözler kapandığında herkes aynı yere düşer, ışık yoktur, yön yoktur. Sadece hatırladıkların vardır. Ve unuttukların, onlar daha ağırdır.
İnsan en çok unutamadıklarının altında ezilir. Bazen bir sandalye gibi hissedersin kendini. Herkes oturur kimse sormaz dayanır mı diye.Ama sen yine de durursun çünkü kırılmak bile bir süre ertelenebilir.
Ve sabah her defasında bir sınav gibi gelir, ya kendine yaslanırsın ya da içinden çöker ev. Başka ihtimal yoktur.
Kendine yaslanmak kırık camdan yapılmış bir merdiveni çıplak ayakla inmektir. Ne acı silinir nede kendi silüetin, sadece devam edersin. Çünkü taşı da sensin, tuğlası da ama harcın yok. Aralara koyduğun şey susuzluktan çatlamış kelimeler. Her cümle biraz keser ama düşmemek için üstüne basarsın.
İnsan bazen kendi içinde paslı bir bıçaktır,tutmaya kalkarsın sapı yoktur. Bıraksan keser tutsan yine.
Gözler kapandığında herkes aynı çukura düşer. Karanlık adil değildir ama eşittir. Herkesi aynı yerinden kör eder. Gece iç organlara kadar iner. Kalbin üstüne soğuk bir metal koyar ve sorar. “Dayanır mı?” cevap veremezsin.
Kendine yaslanmak omzuna saplanmış çiviyi çıkaracak kimse olmadığında üstüne yük bindirmektir, acı büyür ama ayakta kalırsın. Bazı insanlar kırık yerlerinden parlar. Işık sanılır oysa sızıntıdır. İçerden dışarı sızan bir hayatta kalma çabası.
Ve sabah kesik gibi açılır, ne tamamen kapanır ne kanamayı bırakır.Fakat yaşarsın, insan en keskin yerinden kendine dayanır yine. Kendine yaslanmak diye bir şey var. Ne bir omuz aramak, ne de bir elin sıcaklığını beklemek. Çünkü taşı da sensin, tuğlası da. Yıprandıkça sertleşen, sertleştikçe ayakta kalan bir duvar gibi kendi içinden örülür insan.
Hayat öğretir bunu,en çok da herkes gittiğinde, sözler yarım kaldığında, sesin duvara çarpıp geri döndüğünde. O an anlarsın tutunacak başka bir yer kalmadığında insan en çok kendine yaslanır.
Kimsenin kimseden farkı yok aslında, ışıklar söndüğünde, roller bittiğinde, alkışlar sustuğunda, gözler kapandığında herkesin karanlığı aynıdır. Korku da aynı, yalnızlık da, içten içe duyulan o sessiz sızı da.
Bazıları kalabalıkta saklar karanlığını, bazıları suskunlukta. Ama gece herkes için eşittir. Ve sabaha çıkmak kimsenin elinden tutmadığı bir anda, kendi kendini ayağa kaldırabilmektir. Kendine yaslanmak tam da budur.
Yıkılmamayı öğrenmek değil belki, yıkılsan bile enkazın içinden kendini çekip çıkarabilmek. Çünkü insan en sonunda anlar, başkasına yaslanarak dinlenebilirsin ama ayakta kalmayı yalnızca kendin öğrenirsin.
Ve sonra bir gün insan dayanmayı da bırakır. Vazgeçmeyi değil sadece direnmenin gürültüsünü. Artık kanamaz yaralar, sızlar. Artık bağırmaz acı, yerleşir. Karanlık düşman olmaktan çıkar içerdeki bir odaya dönüşür. Kendine yaslanmak orada tamamlanır. Kimsenin görmediği, alkışlamadığı bir yerde.
Ayakta kalmak bir zafer değildir artık bir hâl olur. Ve insan en sonunda şunu anlar. Taşıdığı yük hafiflemez ama omzu güçlenir. Bundan sonrası ne umut, ne mucize. Sadece yürümek yavaṣ yavaṣ, sessiz, kendi ağırlığınla.
İnsan bazen kendi içinden sızar, toplanamaz, silinemez, sadece alışılır.
sevay
