Kral Dairesi
Gece tam üç kez uyandım. Her uyku bir rüyaya kapı araladı, her uyanış da bir gerçeği ayyuka çıkardı. Her ne kadar rüyalarda "zaman kavramı yok" desem de; gözlerimi açar açmaz gayriihtiyari elim hemen yanı başımda duran telefona uzanıyor. Saat 03:30..."henüz erken Mero'cum, gözlerini kapat ve uyumana bak!"
İstanbul'dayım. Evdekilere bir şey söylemeden çıkıyorum. Yürüyerek Ümraniye'ye gidiyorum. Kaldırımlar insan kaynıyor. O kadar kalabalık ve o kadar sıkışık ki; birine dirsek vurmadan, biriyle temas etmeden veya çarpışmadan aralarından sıyrılıp geçmem imkânsız gibi görünüyor. Sadece trafik değil her yer tıkış tıkış...Karınca kolonisi gibiler. Ya ben ayak altında ezileceğim, ya onlar. Baktım huzursuz oluyorum, baktım aralarına karışmaya korkuyorum, ben de kendimi yokuş aşağı bir köprüye uzanan, çimenliklere attım.
Bir müddet hiçbir yere sapmadan bu istikametten dümdüz yürüdüm. Zaten gidilecek başka yer de yok! Ayağım kayıp yuvarlanacak olsa otobanda bulurum kendimi...Baktım burası da hiç rahat değilmiş arkadaş! Bir ayağım yüksekte, bir ayağım da aşağıda kalınca topallayarak yürümek zorunda kalıyorum. Yürümek keyifli olmaktan çok bu pozisyonuyla acı veriyor insana...Bir yerlerim acıyor, bir yerlerim sürekli acıyor! Sabahattin abim! Canım abim kusuruma bakmayasın sakın! Sözünün üstüne aç gözlü bir kuzgun gibi konarak, mezarındaki kemiklerini sızlattıysam bağışla beni! Yani şimdi biz Kuyucaklı Yusuf'la kader arkadaşı mı olduk bu insan sürüsünün, bu yığınların ortasında? Ah Yusuf, ah! Gelip alsan ya beni burdan! Kurtarsan ya bu ızdıraptan!
Tekrar kaldırıma çıktım. Baktım karanlık iyice çöktü, saatime yine aynı resmiyetle, epilasyonlu tüylerimin de havaya kalkmaya tenezzül etmediği aynı kımıltısız mimiklerle bakakaldım. Saat 18:30 olmuş! Ben öğlen vakti çıkmıştım oysa, kaç saattir yürüyorum böyle? Kadıköy'e gidim derken; Ümraniye'nin kuşların kanatlarını bile göğe çırpmaya üşendirdiği, ince bir saç telimizi dahi yere düşürmediği ve bir santim bile ilerlemek bilmeyen bu donmuş suretinde, nereye gideceğini şaşıran yabancı turistler gibi öylece yerimde kalakaldım. Kafamın içi de işte tıpkı bu işlek caddeyi andırıyor. Kestirme bir yol bulmak isterken, yönünü de, nereye sapacağını da şaşırıyor hep...
Karşıya geçtim. Bir seyyar satıcı sofra bezi kadar siyah bir örtüyü yere sermiş, boncuktur, takıdır, onu bunu satıyor. Bir kadının koluna çarpıyorum. "Affedersiniz!" diyorum. Aaaa! Annemmiş ayol bu! "Anneee! Kız senin ne işin var burda?"
"Asıl senin ne işin var hele sen söyle bi bakim!"
Annemi bilerek atlatmıştım halbuki evden çıkarken. Ama görüyorsunuz işte! Kaderimiz bizi yine ayrılmaz ikili gibi bir araya getirmeye and içmiş! Tesadüfe bak ya sen! Kırk yılın başında kimseye hesap vermeden tek başıma bir yere gidim dedim, kafamı dinlim, onda da yine Allah annemi karşıma çıkardı!
Annem boncuklu küpeleri deniyor. Bu yaşa geldi ne bir küpe takmışlığı vardır, ne de bir kol saati...Ona bir saat hediye etmiştim, kolyedir budur şudur...hatta "sahte şeylere alerjisi var heralde" diye gittim bizim hatuna pırlanta yüzük bile aldım ama yok onu da bir kere bile taktığını görmedim anacım! Biri evlenecek de, düğün olacak da belki kuytu köşeye sakladıklarını hatırlayıp çıkarsın kadın! Şimdi de görünce heves etti demek ki boncuğa gıncığa...
Annemle beraber çöktük yere takı seçiyoruz. O beğendi aldı bir şeyler ama ben beğenmiyorum hiçbirini...sonra "muhteşem ikili" havasıyla annemi kavalyemmiş gibi koluma takıp, aldım beş yıldızlı bir hotele götürdüm. Kadıköy hayal oldu artık Mero! Moda'ya gidecek olsaydım, muhtemelen önce sahil kenarındaki bir banka oturup, ciğerlerime bi deniz havası falan çeker, martıları seyrederdim, sonra da burnundan soluyan azgın boğanın oraya, ordan da kitapçılara uğrardım. Annemle gidemem, annem bırakmaz yine bir şey alim! Bugün annemin günü anlaşılan. Oteldeki bir suit odasında annem güpürlü ve dantelli gece elbisesini deniyor şimdi de...
Kucağında; beyaz kuğuyu andıran bir içim su manken gibi güzel bir gelinle, yakışıklı damat adayımız geliyorlar karşıdan. Odalarımız bitişik, onlar meğerse orayı da kiralamışlar. Korkarım ki; bu gerdek gecesi bütün katı kapatıp kiralamış olsunlar. Hey Allah'ım ya! Oğlum! Kırk yılın başında ana kız baş başa, kral dairesinde bir şişe şampanya patlatıp, köpüklü banyomuzla kraliçelere lâyık bi keyif çatalım dedik! Ona da bu çıtır çömezler çomak soktular iyi mi!
Servis departmanından kapıyı tıklatan bir Butler gelmiş "üzgünüm hanımefendi ama odayı derhâl boşaltmanız gerekiyor!" diyor. Üzgünsün he? Üzgünsün! Görüyorum ne kadar üzgün olduğunu, görüyorum! İyi bahşiş vermişler sana belli, ceplerini iyi şişirmişler! Odanın nesini boşaltalım koçum? Hotele mobilya eşyayla mı geldik sanki? Odada görüyorsun işte! Bi canlı olarak neslini yaşatan annemle ben varız! İki kişilik dünyamızın içine etmeseydiniz olmazdı de mi?!
Annem aldığı elbiseleri deniyor, kadının da iki elini bir pabuca sokup, iki yaralık sevincini kursağına dizdiniz! Hadi ben neyse, beni boş verin! Ben havyar bile yemiş kadınım ama bu kadın hayatında ilk sefer bi kral suitine çıkmış, onu bari çok görmeseydiniz!
Siz bakmayın benim kral dairesi dediğime! Annemi kan ter içinde bırakan şu bir metrelik prova kabinini görseniz var ya, şaşkınlıktan küçük dilinizi yutarsınız! Yeminle tıpatıp bir uçak tuvaletine benziyor! O kadar küçük minyatür bir şey yani...ama annemi görseniz bi mutlu, bi mutlu ki, kadının yüzünde bi tek güller açmadığı kaldı. Ne zamandır annemi böyle mutlu görmemiştim.
"Anne hadi biraz acele et! Kapıya dayanırlar yine şimdi..."
Annem siyah renkli dantelli şık elbisesini giydi. Altına da on santimlik topuklu ayakkabılarını geçirdi. Ama nerden bulduysa, elbiseyle hiç uyuşmayan, güzelim kombinle hiç bağdaştıramadığım, tam kuro tarzı diyeceğim beyaz renkli bir yeleği de üstüne geçirerek düğmelerini de sıkı sıkıya ilikledi önünde, bir beden küçük gelen takım kıyafetlerinin içinde zor nefes alan o türkücü abiler gibi...
"Ma anacuğum! Bu ne haldır cano kurban? Nere Allah'ını pirini seversen bu yelek nerden çıktı gülüm?"
Neyse karışmıyorum fazla...çıkıyoruz odadan...Gelinle damatla karşılaşıyoruz kapıda yine, yüzleri gülüyor acemi çaylakların. Hele durun bakalım! Daha ilk gününüz! Sizi de göreceğim, sizi de! O zaman da böyle kih kih kih gülersiniz! Damat Bey o gün de böyle kucaklayacak mısın bakalım hele güzel karını? Yoksa iki günde yanakları solunca, sen de mi yüzüne bakmayacaksın? Bir yastıkta kocayın efendim! Dilerim mutlu olursunuz! Dilerim son nefesinize kadar yüzünüz hep böyle güler gençler!
Annemle asansöre binip resepsiyona iniyoruz. Vestiyerden paltomuzu alıp çıkacağız. Köşede bir gardırop görüyorum, orda da ceketler, kabanlar asılı...Altında da bir sandık var. Oraya gidiyorum, tam askılıktan paltomu alacağım sandık açılıyor aniden...
Bir de ne göreyim? Bizim toy damat o daracık sandığın içine; ana rahmine sığınan kavisli bir cenin gibi iki büklüm kıvrılıp büzüşmüş bir haldeyken, kafasını uzattığı yerden kıs kıs bana gülüp bir gözünü de kırparak; dudağına götürdüğü işaret parmağının sus parolasıyla "şişşşt! beni görmedin fıstık! burda olduğumu kimseye söyleme sakın!" manasında melül melül bakıyor ordan bana...
Damat da damatmış ha! Kız Mero! Bollywood'un ünlü bir aktörü değil mi o! Hindoo! Koçum gel bize takıl istersen! Kaçırayım mı seni kara oğlan? Gel seninle felekten bir gün çalalım! Gel aslanım gel! Gel sana İstanbul'u gezdirim! Korkma oğlum yemem seni! Gel gidelim buralardan. Sen gel yeter ki...
m.g



Ne işiniz var Ümraniye’de,oranın trafiğine yaya bile girilmez,size tavsiye,ilk bulduğunuz taksiye binip,”o ağacın altı” deyip tepeye çıkın bir çay için şehri seyredin:) Kadıköy demişken;yerlisi olarak,tabii ki moda bomonti veya kalamış parkı şair dostum:) Keyifli yazı için kutlarım.
Selam ve sevgiler