Medeniyetin Sessiz Mimarı / Öğretmen
İnsanlık tarihinin o puslu ve bilinmezliklerle dolu ilk şafağında, korkunun soğuk nefesi ensesindeyken insanoğlunun sığınabileceği tek liman, bilen ve bildiğini aktaran o kadim rehberin gölgesiydi. Karanlığın, yırtıcıların ve doğanın acımasız döngüsünün hüküm sürdüğü devirlerde, ateşi yakmayı, taşı yontmayı ve hayatta kalmayı öğreten o ilk bilge, aslında medeniyetin temeline ilk harcı koyan isimsiz bir kahramandı. O günlerde henüz adı "öğretmen" olmasa da, topluluğun hafızasını sırtlanan, tecrübeyi bir sonraki nesle aktararak ölümün mutlak zaferine meydan okuyan bu figür, insan zihnindeki ilk kıvılcımı çakan kutsal bir ateşleyiciydi. Bilgi, o zamanlar sadece bir güç değil, aynı zamanda hayatta kalmanın yegâne anahtarıydı ve bu anahtarı tutan el, topluluğun en saygın, en dokunulmaz mevkiinde duruyordu. Zamanın ağır çarkları dönüp göçebe yaşamın uçsuz bucaksız bozkırlarına ulaştığında, Türk’ün töresinde bilgiye ve bilgeye verilen değer, çelikten bir zırh gibi toplumun ruhunu kuşatmıştı. Asya’nın o sert rüzgârlarında savrulan çadırlarda, "Ata" denilen, saçlarına yılların tecrübesi akmış, sözleri kanun hükmünde olan o ulu kişiler, sadece geçmişi anlatan masalcılar değil, geleceği inşa eden mimarlardı. Onların ağzından dökülen her kelime, bir okun hedefini bulması gibi genç zihinlere saplanır; onlara erdemi, cesareti, vatanı ve varoluşun manasını öğretirdi. Bu dönemde öğretmen, elinde tebeşir tutan biri değil, hayatın bizzat kendisini bir ders kitabı gibi açıp okuyan, doğanın dilini çözen ve ruhlara üfleyen bir "Kam" ya da "Baksı" idi.
Kelimelerin ve kavramların tarihsel yolculuğunda, öğretme eylemi sadece zihinsel bir aktarım olmaktan çıkıp, ruhsal bir tekâmül sürecine dönüştüğünde, medeniyetimiz İslam’ın aydınlığıyla tanıştı. Bu yeni dönemde öğretici, "Muallim" ve "Müderris" sıfatlarıyla, ilmin kapısını aralayan, hakkı ve hakikati birbirinden ayıran bir sarraf titizliğiyle talebesini işleyen bir sanatkâra dönüştü. Kalemin kılıçtan üstün tutulduğu, âlimin mürekkebinin şehidin kanıyla eşdeğer, hatta ondan daha aziz sayıldığı bu idrak seviyesi, öğretmeni toplumun manevi hiyerarşisinde padişahların bile önünde el pençe divan durduğu bir mertebeye yükseltti. Artık o, sadece dünyevi bilgileri veren değil, aynı zamanda kalbin pasını silen, insanın içindeki o ilahi cevheri parlatıp ortaya çıkaran bir mürşit, bir yol göstericiydi. Selçuklu’nun o muazzam taş işçiliğiyle bezenmiş medreselerinin serin avlularında yankılanan ders sesleri, aslında bir medeniyetin kalp atışlarıydı ve bu atışların ritmini belirleyen yegâne güç hocalardı. Bir rahle başında diz çöken talebe, hocasının sadece ilminden değil, edep, hayâ, vakur duruş ve tevazu gibi hallerinden de nasiplenir; ilim ile irfanı, bilgi ile hikmeti birbirinden ayırmadan bir bütün olarak yudumlardı. O devirde öğretmenlik, bir meslek değil, bir yaşama biçimi, bir adanmışlık haliydi; zira bilginin zekâtı onu yaymaktı ve hocalar, bu zekâtı ömürlerini vakfederek, mum gibi eriyip etraflarını aydınlatarak, hiç şikâyet etmeden, büyük bir vecd içinde öderlerdi.
Osmanlı Cihan Devleti’nin o ihtişamlı asırlarında, Fatih Sultan Mehmet gibi çağ açıp çağ kapatan kudretli hükümdarların, hocaları Akşemseddin karşısında nasıl bir hürmetle eğildiklerini tarih kitapları değil, taşın ve toprağın hafızası bile unutmamıştır. Padişahın, "Hüner o öğretmendedir ki, benim gibi bir padişahı yetiştirmiştir" şeklindeki o meşhur ikrarı, öğretmenin makamının tahtlardan, taclardan ve saltanatlardan çok daha yüce, çok daha kalıcı olduğunu tüm dünyaya haykıran bir manifestodur. Çünkü tahtlar devrilir, saraylar yıkılır, hazineler tükenir; ancak bir öğretmenin insan ruhuna ektiği o tohum, yüzyıllar sonra bile meyve vermeye devam eden, kökleri ezelde, dalları ebedde olan ölümsüz bir çınardır. Sadece sarayda değil, mahalle mekteplerinde, "Amin Alayı" ile okula başlayan o masum çocukların gözünde hoca, yarı korku yarı hayranlıkla karışık, insanüstü bir varlık, sırlarına erişilemeyen bir hazine sandığıydı. Ellerindeki elifbalarla o küçücük dimağlar, hocalarının rehberliğinde harflerin gizemli dünyasına adım atarken, aslında kâinatın şifrelerini çözmeye, varlığın manasını kavramaya başlıyorlardı. O dönemde öğretmen, mahallenin sadece okuma yazma öğreteni değil, aynı zamanda dert ortağı, hakemi, yol göstericisi, ahlak timsali ve vicdan terazisiydi; onun olduğu yerde yalan barınamaz, haksızlık kök salamaz, cehalet kendine sığınacak bir kovuk bulamazdı.
Devirler değişip imparatorluk yerini genç ve dinamik bir Cumhuriyete bıraktığında, "Muallim" kelimesi yerini öz Türkçe olan ve kökleri binlerce yıl öncesine dayanan o güçlü "Öğretmen" kelimesine bıraktı. Bu sadece bir isim değişikliği değil, aynı zamanda bir zihniyet devrimi, bir uyanış ve küllerinden yeniden doğuşun simgesiydi. Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün "Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır" sözüyle omuzlarına dağlar kadar ağır ama bir o kadar da şerefli bir yük yüklediği Cumhuriyet öğretmenleri, ellerinde meşalelerle Anadolu’nun en ücra köşelerine, yolsuz, susuz, ışıksız köylerine birer yıldız gibi dağıldılar. O çalıkuşları, o fedakâr köy öğretmenleri, sadece kara tahtanın başında ders anlatmadılar; onlar bataklıkları kuruttular, hastalıklarla savaştılar, modern tarımı öğrettiler, yıkık dökük binaları kendi elleriyle onarıp birer ilim yuvasına dönüştürdüler. Tebeşir tozuyla kireç tozunun birbirine karıştığı o eller, bir ulusun makûs talihini yenen, cehaletin o kalın ve zifiri karanlık perdesini yırtıp atan, aydınlık bir geleceğin kapılarını sonuna kadar açan mucizevi ellerdi. Onlar için mesai kavramı yoktu, tatil beklentisi yoktu; tek gayeleri, çamurlu ayaklarıyla sınıfa giren o köylü çocuğunun gözlerindeki pırıltıyı, bir vatana, bir bayrağa ve hür bir geleceğe dönüştürmekti.
"Öğretmen" kelimesi, etimolojik olarak "öğretmek" fiilinden türese de, içerdiği mana itibarıyla "yapıcı", "kurucu", "inşa edici" ve "dönüştürücü" gibi anlamları da bünyesinde barındıran devasa bir kavramdır. Bir heykeltıraş nasıl ki şekilsiz bir mermer kütlesinin içindeki o muazzam eseri görüp fazlalıkları atarak onu ortaya çıkarırsa, öğretmen de çocuğun içindeki yeteneği, karakteri ve potansiyeli görerek onu sabırla, ilmek ilmek işler. Bu süreçte kullanılan alet çekiç veya keski değil; sevgidir, şefkattir, bilgidir, sabırdır ve en önemlisi, o çocuğa duyulan ve karşılıksız olan inançtır. Sınıfın o dört duvarı arasına sıkışmış gibi görünen dünya, aslında öğretmenin vizyonuyla genişler, okyanusları aşar, uzayın derinliklerine ulaşır ve tarihin derin koridorlarında yankılanır. Bir öğretmen sınıfa girdiğinde, sadece müfredattaki konuları anlatmaz; o duruşuyla, bakışıyla, ses tonuyla, olaylara yaklaşımıyla hayatın provasını yaptırır, insan olmanın, erdemli kalmanın, dik durmanın dersini verir. Öğrenciler, öğretmenin anlattığı formüllerden çok, onun adaletini, merhametini, tutkusunu ve gözlerindeki o sönmeyen ışığı kaydederler hafızalarına; çünkü ruh, kelimelerden çok hislerle beslenir ve öğretmen, hislerin en usta tercümanıdır.
Mesleğin kutsiyeti, onun maddi bir karşılıkla, parayla, pulla, makamla ölçülemez oluşundan, tamamen manevi bir tatmine ve vicdani bir sorumluluğa dayanmasından ileri gelir. Bir tüccar sattığı malın karşılığını hemen alır, bir mühendis yaptığı binayı bitirince sonucunu görür; ama öğretmen, ektiği tohumun meyvesini belki yirmi, belki otuz yıl sonra, o çocuk büyüyüp vatanına hayırlı bir evlat olduğunda alır. Bu uzun ve meşakkatli bekleyiş, ancak peygamberi bir sabırla, sarsılmaz bir inançla ve insan sevgisiyle dolu kocaman bir yürekle göğüslenebilir; işte bu yüzden öğretmenlik, her babayiğidin harcı değil, seçilmiş ruhların işidir.
Her sabah o sınıf kapısını açarken duyulan heyecan, yıllar geçse de, saçlara aklar düşse de, beden yorulsa da hiç eksilmeyen, aksine her yeni öğrenciyle tazelenen, çoğalan bir yaşam enerjisidir. Karşısındaki o onlarca çift gözün içine bakarken, her birinde ayrı bir dünya, ayrı bir hikâye, ayrı bir umut gören öğretmen, kendini o hikâyelerin en önemli kahramanı, o dünyaların şekillendiricisi olarak hisseder. Bir çocuğun "öğretmenim" diyerek koşup sarılması, bir konuyu anladığında gözlerinde beliren o aydınlanma ışıltısı, dünyadaki bütün servetlere, bütün ödüllere bedel, paha biçilemez bir hazinedir. Modern zamanların getirdiği teknolojik devrimler, akıllı tahtalar, tabletler, yapay zekâlar ve dijital bilgi kaynakları ne kadar gelişirse gelişsin, öğretmenin o sıcak, samimi ve insani dokunuşunun yerini asla tutamaz. Makine bilgi verir, verileri işler, grafikleri çizer; ama makine bir çocuğun başını okşayamaz, üzgün olduğunda gözyaşını silemez, düştüğünde elinden tutup kaldıramaz, ona "sen yapabilirsin" diyerek cesaret veremez. Eğitim, sadece bilgi yüklemesi değil, bir gönül işi, bir ruh temasıdır ve bu teması sağlayacak olan tek güç, öğretmenin o sevgi dolu, şefkatli ve kucaklayıcı yüreğidir.
Günümüzde öğretmenin omuzlarındaki yük, geçmişe kıyasla belki de çok daha ağır, çok daha karmaşık ve çok daha sorumluluk gerektiren bir hal almıştır. Bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı ama doğru bilgiyi ayırt etmenin zorlaştığı, değerlerin aşındığı, sanal dünyaların gerçekliğin önüne geçtiği bu çağda, öğretmenin bir fener gibi yol göstermesi elzemdir. O, öğrencisini bilgi kirliliğinden koruyan bir kalkan, sanalın soğukluğuna karşı insani sıcaklığı savunan bir kale, kaosun ortasında bir dinginlik adası olmak zorundadır. Öğretmenlik, aslında bir bahçıvanlıktır; en kurak topraklarda bile gül yetiştirmeye çalışmak, her çiçeğin, her fidanın ihtiyacını ayrı ayrı bilmek, rüzgârdan, doludan, fırtınadan onları korumak demektir. Bazı tohumlar çabuk filizlenir, boy atar; bazıları ise zaman ister, sabır ister, emek ister; öğretmen, o geç açan çiçeğin güzelliğini önceden sezen ve ondan ümidini asla kesmeyendir. Bilir ki, ilgilenilmeyen her fidan kurur, sevgi verilmeyen her ruh solar; bu yüzden sevgisini bir güneş gibi cömertçe, ayrımsız ve karşılıksız olarak sınıfındaki her bir cana dağıtır.
Bir toplumun gelişmişlik düzeyi, ne gökdelenlerinin yüksekliğiyle, ne fabrikalarının sayısıyla, ne de ekonomisinin büyüklüğüyle ölçülür; asıl ölçü, o toplumun öğretmenine verdiği değer ve öğretmenin toplum üzerindeki etkisidir. Öğretmeni mutsuz, umutsuz, kaygılı olan bir toplumun, mutlu ve güvenli bir gelecek inşa etmesi, sağlam temeller üzerinde yükselmesi fiziksel ve sosyolojik olarak imkânsızdır. Çünkü öğretmen, toplumun mayasıdır, çimentosudur; o maya bozulursa hamur tutmaz, o çimento çürükse bina ilk sarsıntıda yerle yeksan olur, altında nesiller kalır. Tarih boyunca nice imparatorlar, nice komutanlar, nice zenginler gelip geçmiştir; birçoğunun adı sanı unutulmuş, mezar taşları bile kaybolmuştur; ama ilim öğretenlerin, ruhlara dokunanların isimleri sonsuzluk göklerinde yankılanmaya devam eder. Aristo’yu Aristo yapan, İbn-i Sina’yı çağların ötesine taşıyan, Mevlana’yı gönüller sultanı yapan güç, onların aynı zamanda birer büyük öğretmen, birer büyük öğretici olmalarında gizlidir. Onlar, bedenleri toprak olsa da, fikirleriyle, eserleriyle ve yetiştirdikleri talebelerin talebeleriyle yaşamaya, konuşmaya, yol göstermeye devam eden ölümsüz ruhlardır.
Bir öğretmenin en büyük eseri, yazdığı kitaplar, aldığı ödüller veya sahip olduğu diplomalar değil; yetiştirdiği, karakterini şekillendirdiği, hayata hazırladığı iyi insanlardır. Bir doktor hayat kurtardığında, bir hakim adalet dağıttığında, bir mühendis sağlam bir köprü yaptığında, arka planda onlara kalemi tutmayı, düşünmeyi, sorgulamayı öğreten o ilkokul öğretmeninin görünmez imzası vardır. Bu imza, mürekkeple değil, alın teriyle, göz nuruyla ve büyük bir özveriyle atılmıştır; silinmesi, yok olması, unutulması mümkün değildir. Bazen bir kelime, bir bakış, bir dokunuş, bir insanın kaderini baştan aşağı değiştirebilir; işte öğretmen, o sihirli gücü elinde, dilinde ve kalbinde taşıyan, kaderin yönünü aydınlığa çeviren kişidir. Kendi derdini, kederini, sıkıntısını kapının dışında bırakıp, sınıfa girdiğinde dünyanın en mutlu insanı rolünü oynamak, içi kan ağlarken öğrencilerine gülümsemek, öğretmenin mesleki cilvesi değil, fedakarlığının zirvesidir. Bu, "benim acım sizin geleceğinizden önemli değil" demenin sessiz ama en güçlü, en asil ve en sarsıcı halidir. Eğitim, bir kova doldurmak değil, bir ateş yakmaktır denir; öğretmen o ateşi yakmak için kendi varlığından feragat eden, kendini çıra gibi yakan, tükendikçe çoğalan garip ama muazzam bir paradokstur. Onun tükenişi bir yok oluş değil, bir başkasının varoluşunda yeniden doğuş, bir başka bedende can buluş, bir başka zihinde fikir oluş sürecidir. Bu yüzden öğretmenler asla ölmezler; her öğrencisinin başarısında, her güzel eyleminde, her doğru kararında yeniden nefes alır, yeniden yaşarlar.
Kutsiyet atfedilen mesleklerin başında gelen öğretmenlik, peygamber mesleği olarak anılmasının hakkını, sadece bilgi aktarmakla değil, sabırla, hoşgörüyle, affedicilikle ve kapsayıcılıkla verir. Hata yapanı cezalandırmaktan çok, hatanın nedenini anlamaya çalışmak, düşeni yargılamak yerine elinden tutmak, karanlıkta kalana kızmak yerine ona ışık olmak, bu mesleğin hamurunda vardır. Öğretmen, yargıç değildir, infaz memuru değildir; o, ruhun doktoru, kalbin mimarı, vicdanın pusulası ve şefkatin yeryüzündeki gölgesidir. Dilimizdeki "Hoca" kelimesinin sıcaklığı, "Muallim"in ağırlığı, "Öğretmen"in dinamizmi, aslında aynı hakikatin farklı zamanlardaki farklı yansımalarıdır; öz aynıdır, niyet aynıdır, hedef aynıdır. Dün medresede rahle başında, bugün modern sınıfta akıllı tahta önünde, yarın belki de sanal bir evrende; mekan ve araç değişse de, insanı insan yapan değerleri aktarma görevi değişmeyecektir. Çünkü teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, vicdanı, merhameti, adaleti ve sevgiyi kodlayabilecek bir algoritma henüz icat edilmemiştir ve edilmeyecektir.
Bu değerleri ancak bir insan, başka bir insana, göz temasıyla, ses tonuyla, hal diliyle, yaşayarak ve örnek olarak aktarabilir; işte bu transferin baş aktörü, tartışmasız öğretmendir. Bir çocuğun karakterinin şekillendiği o en kritik yaşlarda, anne babadan sonra, bazen onlardan bile daha etkili olan rol model, öğretmenin bizzat kendisidir. Öğrenci, öğretmenin ne dediğine değil, ne yaptığına, nasıl davrandığına, olaylar karşısında nasıl bir tavır aldığına bakar ve onu kopyalar, onu içselleştirir. Bu yüzden öğretmenlik, yirmi dört saat süren, okul duvarlarıyla sınırlı olmayan, uykuda bile devam eden, hata kabul etmeyen, sürekli teyakkuz halinde olmayı gerektiren ağır bir sorumluluktur. Sokakta yürürken, alışveriş yaparken, bir kafede otururken bile öğretmen, "öğretmen" kimliğinden sıyrılamaz; o her an, her yerde topluma karşı sorumlu, örnek olması gereken bir kanaat önderidir. Bu ağırlığı taşımak her yiğidin harcı değildir; güçlü bir karakter, sağlam bir irade ve sarsılmaz bir idealizm gerektirir. Anadolu’nun tezenesi, ozanı, şairi öğretmene hep ayrı bir yer vermiş, türkülerde, şiirlerde onu bazen dertli, bazen neşeli ama hep saygın bir figür olarak resmetmiştir. "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" diyen Hz. Ali’nin bu sözü, sadece bir retorik değil, bilginin ve onu öğretenin önünde eğilmenin, kibrin değil, erdemin bir göstergesi olduğunun ilanıdır. Bu söz, asırlar boyunca bu topraklarda öğretmene bakış açısını belirleyen, ona duyulan saygının sınırlarını çizen temel bir düstur olmuştur.
Geleceğin dünyasında, yapay zekâların meslekleri elimizden alacağı konuşulsa da, öğretmenlik mesleği, içerdiği "insani dokunuş" ve "duygu transferi" nedeniyle asla yok olmayacak, aksine değeri daha da artacaktır. Bilgiye erişimin saniyeler sürdüğü bir çağda, asıl mesele bilgiyi bulmak değil, o bilgiyi nasıl kullanacağını, neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edebilmektir. İşte bu noktada, rehber, küratör, mentor ve yol gösterici olarak öğretmenin rolü, klasik bilgi aktarıcılığından çok daha hayati, çok daha stratejik bir konuma evrilmektedir. Öğretmen, öğrencisinin yeteneğini keşfeden bir kâşif gibidir; bazen öğrencinin kendisinin bile farkında olmadığı bir cevheri görür, onu çıkarır, işler ve parlatır. Kimi zaman bir ressamı, kimi zaman bir müzisyeni, kimi zaman bir bilim insanını, kimi zaman da bir devlet adamını keşfeder ve onlara yürüyecekleri yolu işaret eder. Bu keşif süreci, bazen bir sözle, bazen bir bakışla, bazen de küçük bir teşvikle başlar ama sonucu, hem o bireyin hem de toplumun kaderini değiştirecek büyüklükte olabilir. Eğitim ordusu, bir ülkenin sınırlarını koruyan askeri ordudan daha az önemli değildir; çünkü askeri ordu vatanın topraklarını korurken, eğitim ordusu o vatanın geleceğini, zihnini, kültürünü ve bağımsızlığını korur. Cehalet denilen o sinsi düşmanla savaşmak, topla tüfekle değil, kalemle, kitapla, fikirle ve sabırla yapılan, zaferi hemen görülmeyen ama sonucu kalıcı olan en çetin savaştır. Bu savaşın neferleri olan öğretmenler, cephenin en ön safında, ellerinde meşalelerle karanlığın üzerine yürüyen, korkusuz ve fedakâr askerlerdir.
Her öğretmenler gününde söylenen süslü sözler, verilen çiçekler, alınan hediyeler elbette güzeldir, hoştur; ama öğretmenin asıl beklediği hediye, emeğinin boşa gitmediğini görmektir. Yıllar sonra karşısına çıkan, "Hocam, sayenizde..." diye söze başlayan, başarmış, mutlu olmuş, insan olmuş eski bir öğrencisi, bir öğretmen için dünyadaki tüm madalyalardan daha değerlidir. O an, çekilen tüm çilelerin, uykusuz gecelerin, yorgunlukların silinip gittiği, yerini tarifi imkânsız bir huzura ve gurura bıraktığı andır. Öğretmenlik, bir nevi ölümsüzlük iksiridir; çünkü insan yetiştirmek, geleceğe tohum atmak, kendi sesini, kendi fikrini, kendi inancını yarınlara taşımak demektir. Bugün sınıfta anlatılan bir ders, kurulan bir cümle, yarın bir icadın, bir sanat eserinin, bir devrimin ilham kaynağı olabilir; bu kelebek etkisinin başlatıcısı öğretmendir. Dolayısıyla öğretmen, sadece bugünü değil, on yıl, elli yıl, yüz yıl sonrasını şekillendiren, zamanın ötesine hükmeden gizli bir güçtür. Bu mesleğin hamurunda sevgi, mayasında sabır, dokusunda fedakarlık, renginde umut, kokusunda taze çiçeklerin ferahlığı vardır; öğretmen, baharın müjdecisi, kışın sığınağıdır. Fırtınalı denizlerde pusulasını kaybetmiş gençlik gemilerinin, güvenle yanaşabileceği, ışığıyla yolunu bulabileceği o sarsılmaz deniz feneridir. Işığı bazen cılızlaşsa da, fırtına ne kadar sert eserse essin, o fener oradadır, ayaktadır ve gemilerin selamete ermesi için karanlığı delmeye devam edecektir. Toplumun vicdanı, aklın sesi, kalbin dili olan öğretmenler, geçmişten günümüze taşıdıkları o kutsal emaneti, yarınlara daha da güçlü, daha da parlak bir şekilde devretmenin gayreti içindedirler. Onlar var oldukça, sınıfların ışığı yandıkça, tebeşirler tahtaya dokundukça, umut asla tükenmeyecek, medeniyet asla çökmeyecek, insanlık asla karanlıkta kalmayacaktır. Çünkü öğretmen, güneşin doğmadığı yerlerde bile kendi ışığıyla aydınlatan, ısıtan ve can veren, hayatın ta kendisidir. Nihayetinde, kelimelerin kifayetsiz kaldığı, cümlelerin yetersiz olduğu, tanımların dar geldiği bu muazzam varlık, dilimizdeki "öğretmen" kelimesiyle cisimleşmiş olsa da, aslında o evrensel bir hakikatin adıdır. Geçmişin derinliklerinden süzülüp gelen, bugünü ilmek ilmek dokuyan ve geleceğe sağlam bir köprü kuran öğretmen, sadece bir meslek erbabı değil, insanlığın onurudur. Varlığıyla dünyayı güzelleştiren, yokluğunda büyük bir boşluk bırakan, hayatımıza dokunan tüm öğretmenlere, tarihin her döneminde olduğu gibi bugün de minnet, şükran ve saygı duymak, bir vefa borcudur.

