Milli Şairin Ağır Yükü: Bir Büyüğün Sessiz Çilesi
İstiklal Marşı’nın son dizesi kâğıda döküldüğünde, milletin göğsüne kocaman bir gurur nişanı takılmıştı. Ancak o görkemli mısraların arkasında, hayatının son yıllarını ağır bir mahcubiyet, yoksulluk ve haksızlıkla geçirmek zorunda kalan bir adam duruyordu.
Milli Şairin Ağır Yükü: Bir Büyüğün Sessiz Çilesi
İstiklal Marşı’nın son dizesi kâğıda döküldüğünde, milletin göğsüne kocaman bir gurur nişanı takılmıştı. Ancak o görkemli mısraların arkasında, hayatının son yıllarını ağır bir mahcubiyet, yoksulluk ve haksızlıkla geçirmek zorunda kalan bir adam duruyordu. Mehmet Akif Ersoy’un yaşadıkları, kâğıt üzerinde tek bir satır haksızlığı hak etmeyen bir kalbin, dönemin ağır siyasi atmosferinde nasıl hırpalandığının resmidir.
Savaştan zaferle çıkılmış, yeni bir dönem başlamıştı. Ancak Mehmet Akif için bu yeni dönem, coşku yerine yalnızlık getirdi. Mısır’a gidişi tamamen kendi iradesiyle gerçekleşmiş bir sürgün değildi; etrafındaki haksız şüpheler, hakkındaki gizli takipler ve kendini ait hissettiği topraklardan yavaş yavaş soyutlanması bu kararda büyük rol oynadı. Yıllarca bu milletin bağımsızlık hissini ayakta tutan adam, bir dönem "sakıncalı" bir figür gibi izlenmenin ve değersizleştirilmenin acısını yaşadı.
Mısır yılları, hem maddi imkânsızlıklarla hem de derin bir memleket hasretiyle geçti. Sağlığı hızla bozulan şair, siroz hastalığının son evrelerinde ancak vatanına dönebildi. İstanbul’a geldiğinde ne görkemli bir karşılama ne de hak ettiği bir devlet ilgisi vardı. Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nın soğuk oda duvarları, onun son nefesine şahitlik etti.
En büyük vefasızlık ise vefatının ardından yaşandı. 27 Aralık 1936’da hayatını kaybettiğinde, dönemin resmi makamları cenazeye mesafeli durdu. Ancak milletin hafızası, resmi soğukluktan her zaman daha güçlüydü. Beyazıt Camii’ne getirilen cenazesini resmi erkan değil; üniversiteli gençler, elden ele geçen bir tabut ve gözyaşları içinde omuzlayan binlerce insan kaldırdı. Onu yok saymak isteyen anlayışa en büyük cevabı, İstiklal Marşı’nı ezbere bilen o kalabalık verdi.
Mehmet Akif Ersoy’un hayatı, ürettiği değer ile karşılaştığı muamele arasındaki tezatın en acı örneklerinden biridir. Reva görülenler, onun bıraktığı mirasın büyüklüğünü eksiltmedi; aksine, onun millet gözündeki lekesiz duruşunu daha da perçinledi.
Milletin Şairi, Devletin Şüphelisi: Mısır Apartmanı’ndan Baki Kalan Hatıra
Akif’in yaşadığı çile yalnızca Mısır’a gidişiyle sınırlı kalmadı; Mısır’daki hayatı ve döndükten sonraki her bir anı, sistemli bir yalnızlaştırılma politikasıyla şekillendi. İstiklal Mücadelesi sırasında cami kürsülerinde halkı coşturan, cephe cephe gezerek milli ruhu diri tutan bir mütefekkire reva görülen bu muamele, dönemin emniyet arşivlerine geçen belgelerle de sabittir.
Adım Adım İzlenen Bir Milli Kahraman
Emniyet Umum Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı arşivlerindeki belgeler, Mehmet Akif’in Mısır’da bulunduğu yıllarda bile "irticai faaliyetlerde bulunabileceği" gerekçesiyle adım adım takip edildiğini göstermektedir. Şairin her mektubu, ziyaret ettiği her dostu ve yazdığı her satır mercek altına alındı. İstiklal Marşı’nı bu millete hediye eden bir kalemin "sakıncalı şahıs" kod adlarıyla raporlanması, Akif’in izzetine ve gururuna vurulmuş en ağır darbelerden biriydi.
Matbuatsız ve Hüviyetsiz Bırakılma Çabası
Akif’in Kur’an-ı Kerim mealini hazırlaması için TBMM tarafından görevlendirilmesi ve sonrasında yaşanan süreç de bu vefasızlığın bir başka boyutudur. Hazırladığı mealin, kendi iradesi dışında ve dini reform anlayışlarına alet edileceği endişesi, onu derin bir vicdan azabına sürükledi. Bu sebeple meali teslim etmeyip dostu Yozgatlı İhsan Efendi’ye emanet etti. Dönemin basınında ise Akif hakkında unutturma ve değersizleştirme politikası gütmek, adını gazetelerden ve dergilerden silmek adeta örtülü bir kural haline geldi.
Maddi Sıkıntı ve Hastalığın Pençesinde
Mısır’da Hilvan’da yaşadığı mütevazı evde, son derece dar bir bütçeyle geçinmeye çalıştı. Sağlığı gün geçtikçe bozulurken, ihtiyacı olan tıbbi bakımdan ve konfordan uzaktı. Siroz teşhisi konulduğunda artık çok geç kalınmıştı. İstanbul’a dönmek istediğinde dahi bürokratik engeller ve soğuk bir muameleyle karşılaştı.
Resmiyetin Soğukluğu, Milletin Sıcaklığı
Mısır Apartmanı’ndaki odasında son günlerini geçirirken kendisini ziyaret eden birkaç vefalı dostu ve üniversite gençliği dışında, devlet kademelerinden kimse kapısını çalmadı. Vefat ettiğinde, Basın Yayın Genel Müdürlüğü gazetelere cenaze töreniyle ilgili geniş haber yapılmaması yönünde şifai telkinlerde bulundu. Ancak cenazesinin Bayezid Meydanı'nda bir bayrağa sarılı olarak gençlerin omuzlarında yükselmesi, resmi vefasızlığa karşı halkın gösterdiği en net tarihi duruştur.
Mehmet Akif Ersoy, uğruna her şeyini feda ettiği vatanında bir dönem "yabancı" muamelesi görmüş; fakat zaman, kimin tarihin şerefli sayfalarında kalacağını, kimin ise unutulup gideceğini net bir şekilde ortaya koymuştur.
“Emanetine De Büyüyen Bir Sefalet: Ailesine Reva Görülen Kader Perspektif. Online
Mehmet Akif Ersoy’un toprağa verilmesiyle ona dönük vefasızlık sona ermedi; aksine geride bıraktığı ailesine ve evlatlarına uzanan ağır bir mağduriyet zincirine dönüştü. Bir ülkenin kurucu ruhunu kelimelerle inşa eden adamın soyu, cumhuriyet tarihinin en acı hatıralarından birini yaşamak zorunda bırakıldı. Perspektif. online+ 1
Sokak Aralarında Yiten Bir Evlat
Akif’in oğlu Emin Ersoy’un hayatı, babasının üzerindeki siyasi baskıların ve sonrasındaki ilgisizliğin en somut kurbanı oldu. Yıllarca babasıyla birlikte Mısır’da çile çeken Emin, Türkiye’ye döndükten sonra ne bir tutunacak dal ne de halini soran bir kurum bulabildi. Yoksulluk, yalnızlık ve psikolojik çöküntü içinde sürüklenen bu vatan evladı, 1967 yılında İstanbul Tophane’de bir kamyon kasasının içinde, çaresizlik ve sefalet içinde ölü bulundu. Mısır Apartmanı’nda noktalanan şairin hayatı, oğlunun sokak köşesindeki trajik sonuyla adeta devam etti. Perspektif. Online+ 1
Diğer Evlatların Sessiz Direnişi
Babasının kuruşuna dokunmadığı İstiklal Marşı ödülünün (500 lira) ve lekesiz mirasının gölgesinde yaşayan diğer çocukları da benzer sıkıntılarla sınandı. Küçük oğlu Tahir Ersoy, hayatını mütevazı çevirmenlik işleriyle idam ettirmeye çalışırken uzun süre tedavi gördüğü hastane masraflarını dahi ödeyemez hale geldi. Kızları ise babalarının emekli maaşına bağlanan kısıtlı imkânlarla yaşam mücadelesi verdi; geçim sıkıntıları yüzünden yaşlılık yıllarında oturdukları evlerden tahliye edilme tehditleriyle karşı karşıya kaldılar. Perspektif. Online+ 2
Büyük Miras, Büyük İhmal
İstiklal Marşı şairinin ailesi, babalarının ismini bir çıkar kapısı haline getirmeyi reddederek gururla ama yokluk içinde yaşadı. Toplumun, kurumların ve idarenin bu emanete gözlerini kapatması, Mehmet Akif’e hayattayken yapılan haksızlıkların ölümünden sonra da devam ettiğini gösteren en net tarihi hakikattir. Perspektif. Online+ 1
Bu hazin tablo; sadece bir şairin değil, bir milletin kendi değerlerine ve o değerleri doğuran nesillere karşı ödemekte geç kaldığı ağır bir vefa borcunun göstergesidir. Perspektif. Online”
Mehmet Akif Ersoy’un yaşam öyküsü, mukaddes bir amaca adanmış lekesiz bir ömrün ve bu adanmışlığın teğet geçtiği ağır insani bedellerin özetidir. Bir millete varoluş şuurunu aşılayan "Çanakkale Şehitlerine" ve "İstiklal Marşı" gibi heykelsi mısraların mimarı, kendi çağının siyasi konjonktüründe haksız kuşkuların, yoksulluğun ve yalnızlığın cenderesinden geçmiştir.
Yaşarken reva görülen bürokratik soğukluk ve vefasızlık, ne onun fikri namusuna gölge düşürebilmiş ne de halkın kalbindeki yerini sarsabilmiştir. Hayatının son demlerinde tecrit edilmek istenen şairin cenazesini devlet ricalinin değil, gençlerin ve halkın kendi imkânlarıyla omuzlaması; tarihi adaletin sandıklardan veya resmi evraklardan değil, doğrudan vicdanlardan çıktığının en somut teyididir.
Bugün Edirnekapı Şehitliği’nde yatan Akif, bıraktığı ahlaki duruş ve istiklal mirasıyla diri kalırken; ona bu çileyi çektiren anlayışlar tarihin tozlu raflarında unutulup gitmiştir. Mehmet Akif’e yapılanlar, dönemin makamları adına bir utanç vesikası; Türk milleti için ise değerlerine sahip çıkma yolunda daim bir ders olarak kalacaktır, Vesselam.
Mehmet Aluç