Naaşsız Tören
cenazemin baş misafiriyim
saatlerce ağlıyorum, mermer soğukluğunda donmuş ölümüme
ne bir naaş var ortada, ne de vedaya gelmiş bir yüz
sadece ben ve o taşsız mezarlıkta, kendi adımı sayıklayan bir rüzgâr
baş başayız
koşuyorum; ayaklarım yere değmiyor, ciğerlerim nefese muhtaç değil
yorulmuyorum, çünkü artık etten kemikten sıyrılmışım,
artık koca bir zihnin karanlık dehlizlerinden ibaretim
yavaş yavaş değil, bir infazın keskinliğiyle ölüyorum;
aniden, defalarca ve hep aynı taze sızıyla...
kalbimde, hacminden büyük bir hançer taşıyorum;
kabzası göğsümde, ucu ruhumun en dibine saplanmış
"sonumu getiren bu mudur?" diye fısıldıyorum karanlığıma,
iç sesim bile dilsiz; yanıt nafile.
acı, artık bir histen öte
hatırlıyorum; bu gidiş yeni değil, bu kıyamet dünden armağandı bana
mezarlıktaki her ismi, bir günahı ezberler gibi kazıyorum belleğime
tozlanmış kitabeleri avuçlarımla siliyorum,
kendi ismime çarparım diye delice bir telaş var üzerimde
bakmadığım bir karış toprak, dokunmadığım bir sessizlik kaldı mı?
delirmiş diyorlar arkamdan, haklılar da;
zaten hangi aklı selim, kendi mezarını ararken hayatta kalabilirdi ki?
bana yakışan da bu; bu belirsizlik, bu bitmeyen devinim
titriyorum ama üşümekten değil, var olmanın ağırlığından dolayı
hava kararmadan bitmeli bu arayış, güneş çekilmeden bulunmalı o mezar taşı
mezarlığın tozu toprağı üzerime yapışmış,
kendi mezarımı bulamıyorum; adresini unutan bir yabancı gibiyim
sanki gözyaşlarım dışarı değil, yer altındaki kuyulara akıyor
artık acı çekmiyorum, acımı o hançerin ucunda bıraktım
kendimi bulamıyorum
bugün sadece kendi cenazeme katıldım;
ama ne yazık ki, naaşıma bile rastlayamadım.