Nerden Nereye
Bilmiyorum değil, biliyorum soyulduğumuzu… Ama bizim soyulmamızın bile bir edebi, bir usulü var artık. Öyle birdenbire olmadı hiçbir şey. Bir sabah uyandık da her şeyimizi kaybetmiş değildik. Hayır. Bizimki ağır ağır oldu; yıllara yayıldı, rakamların arasına saklandı, zamların içine karıştı. Maaş bordrolarında, market fişlerinde, elektrik faturalarında, benzin istasyonlarının tabelalarında azar azar göründü. Ve galiba en tuhafı şu: Biz alıştık. Oysa ne güzel alışmıştık… Ne güzel inandırılmıştık her şeyin geçici olduğuna, ne güzel beklemiştik yarını, ne güzel “biraz daha sabır” demiştik kendimize.
2003… Doların bugünkü parayla bir buçuk lira civarında olduğu yıllar. Sonra yıllar geçti. Bir lira iki oldu, iki üç oldu, üç beş oldu. Beş lirayı gördüğümüzde şaşırdık, on lirayı gördüğümüzde kızdık, yirmide tartıştık, otuzda hesap yapmaya başladık. Kırkta artık eskisi kadar konuşmadık. Ve 2026 sonbaharında dolar elli liraya dayanırken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Biz hangi rakamda şaşırmayı bıraktık? Belki hikâyenin en acı tarafı fiyatların yükselmesi değildi. Belki asıl mesele, insanın yükselen fiyatlara alışmasıydı.
Çünkü insan her şeye alışıyor. Dün “olamaz” dediğine bugün “normal” diyor; dün haber olan şey bugün hayatın olağan bir ayrıntısına dönüşüyor. Benzin istasyonunun tabelasına bakıyoruz mesela. Bir zamanların birkaç liralık rakamlarından bugün üç hanenin konuşulduğu tabelalara geldik ama artık dönüp ikinci kez bakmıyoruz bile. Markete giriyoruz, bir ürünü elimize alıyoruz, fiyatına bakıyoruz ve geri bırakıyoruz. Bunda haber değeri görmüyoruz. Çünkü milyonlarca insanın her gün sessizce yaptığı küçücük bir hareket bu artık: alamamak.
Eskiden yoksulluk daha görünürdü belki; şimdi hesap makinesi biçiminde cebimizde dolaşıyor. “Bunu alırsam ötekini alamam”, “Bu ay bunu erteleyeyim”, “Arabayı bugün çıkarmayayım”, “Eti haftaya alırım”, “Tatile seneye gideriz” diyoruz. Sonra seneye geliyor ve bir sonraki seneye erteliyoruz. İnsan yalnız parasından eksiltmiyor böyle zamanlarda, hayatından da eksiltiyor. Bir kahveden, bir yolculuktan, bir kitaptan, bir akşam yemeğinden, bir hayalden… Farkına varmadan hayat dediğimiz şey, sürekli ertelediğimiz küçük mutlulukların toplamına dönüşüyor.
Sonra dönüp geçmişe bakıyoruz. Türkiye, 2003’ten 2026’ya yalnızca ekonomik rakamların değiştiği bir dönem yaşamadı. Darbe girişimini, seçimleri, referandumları, yönetim sistemi değişikliğini, salgını, depremleri, göç tartışmalarını, yüksek enflasyonu ve ağır ekonomik dalgalanmaları gördü. Aynı siyasi hareket, Adalet ve Kalkınma Partisi, bu dönemin tamamına yakınında ülkeyi yönetti. Dolayısıyla bu yirmi yılı aşkın dönemin başarılarını kendisine yazan bir iktidarın, ortaya çıkan ekonomik ve toplumsal sonuçlarla ilgili eleştirilerin de doğal muhatabı olması kaçınılmazdır. Ama benim derdim burada bir parti tarihçesi yazmak değil. Ben başka bir şeyin peşindeyim: Bir toplum ne zaman alışır?
Ne zaman “Bu çok pahalı” demeyi bırakıp yalnızca daha ucuzunu aramaya başlar? Ne zaman “Nasıl bu hâle geldik?” sorusunun yerini “Ay sonunu nasıl getiririm?” sorusu alır? Ve ne zaman insan yaşadığı kaybı artık kayıp olarak bile görmez? İşte benim “soyulmak” dediğim şey biraz da bu. Bir gecede cebimize uzanan bir el değil; yirmi küsur yıl boyunca değişen rakamların arasında, dün sahip olduğumuz bazı imkânların bugün lükse dönüşmesini seyretmek. Üstelik bunu öylesine yavaş yaşadık ki her yeni basamağa alışacak vaktimiz oldu.
Belki bu yüzden büyük bir gürültü kopmadı. Çünkü bazı şeyler gürültüyle kaybedilmez, sessizce kaybedilir. Önce birazından vazgeçersin, sonra biraz daha. Sonra vazgeçtiklerinin eskiden hayatının olağan parçaları olduğunu bile unutursun. Ve bir gün geçmişten bir fotoğraf çıkar karşına; bir fiyat etiketi, eski bir maaş bordrosu, bir benzin fişi ya da eski bir döviz kuru. Bakarsın, uzun uzun bakarsın ve yalnızca “Vay be…” dersin. İşte insanın canını yakan o iki kelimedir.
Çünkü o iki kelimenin içinde yalnız para yoktur. Gençliğin vardır, geçen yılların vardır, beklentilerin vardır, “Daha güzel olacak” diye beklediğin yarınların vardır. Ve sonunda anlarsın: Mesele yalnızca doların bir buçuk liradan elli liraya yaklaşması değildir. Mesele yalnızca benzinin, ekmeğin, evin ya da arabanın fiyatı değildir. Mesele insanın “normal” dediği şeyin değişmesidir. Dün erişilebilir olanın bugün lüks, dün sıradan olanın bugün hayal hâline gelmesidir.
Belki de bir ülkenin ekonomik hikâyesini anlamak için bütün tabloları okumaya gerek yoktur. Bazen bir insanın yirmi yıl arayla aynı markete girerken hissettiklerine bakmak yeter. Çünkü rakamlar ekonomiyi anlatır ama kaybedilen hayat standardını insanın hafızası anlatır. Eski bir fişe bakarken duyduğumuz şaşkınlık biraz da bundandır. Aslında şaşırdığımız şey fiyat değildir; bir zamanlar o fiyatlarla yaşayabilmiş olmamızdır. Geçmiş bazen insanın karşısına bir hatıra olarak değil, bugünün ne kadar değiştiğini gösteren bir ayna olarak çıkar.
Bilmiyorum değil, biliyorum. Ama bizimki öyle hoyratça olmadı. Edebiyle oldu, usulüyle oldu, yavaş yavaş oldu. Öyle güzel alıştırıldık ki her yeni rakama, bir öncekinin ne kadar korkunç olduğunu unuttuk. Oysa ne güzel alışmıştık, ne güzel inandırılmıştık, ne güzel beklemiştik… Ve belki şimdi bütün rakamlardan, bütün tartışmalardan, bütün geçmiş hesaplarından geriye tek bir soru kalıyor: Biz ne zaman geçinmeye çalışırken yaşamayı unuttuk?