Nereye Bu Koşuşturma: İnsan Neyi Arar, Neyi Bulur?
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte caddelere dökülen kalabalıklara hiç yüksekçe bir yerden baktınız mı? Herkes bir yerlere yetişme telaşında, adımlar hızlı, yüzler gergin, bakışlar uzaklarda... Peki, nereye bu koşuşturma? İnsanoğlu amansız bir yarışın içindeymişçesine neyin peşinde sürüklenmektedir?
Bu soruya verilecek ilk cevap hiç şüphesiz "hayat mücadelesi" olacaktır. Ancak biraz daha derine indiğimizde görürüz ki, insanın asıl aradığı şey sadece bir lokma ekmek ya da başını sokacağı bir çatı değildir. İnsan, var olduğu günden beri ruhundaki o büyük boşluğu dolduracak hakiki huzuru ve anlamı arar. Fakat ne gariptir ki, aradığı şey ile bulduğu şey çoğu zaman birbirini tutmaz. Paha biçilmez ömür dakikalarını hırsların, unvanların ve bitmek bilmeyen arzuların peşinde harcarken; aradığı huzuru bulmak yerine, koca bir yorgunluk ve yalnızlık elde eder.
İşte tam bu noktada sormak gerekir: İnsan neyi arar, gerçekten neyi bulur?
İnsan, sonsuz bir mutluluk ve doyum arar; fakat dünyada bulduğu şey daima geçici ve fani hazlardır. Yeni bir ev, daha iyi bir araba veya daha yüksek bir makam elde ettiğinde aradığı nihai tatmine ulaşacağını sanır. Oysa o arzulanan şeye ulaşıldığı an, büyülü hava dağılır ve nefis bir üst basamağın arzusuyla yeniden tutuşur. Çünkü fani olan hiçbir şey, insanın ruhundaki ebediyet arzusunu doyurmaya yetmez. Susuzluğunu deniz suyuyla gidermeye çalışan bir yolcu gibi, dünya nimetleriyle içindeki boşluğu doldurmaya çalışan insan, tükettikçe daha çok tükenir.
Peki, insan bu çıkmazdan nasıl kurtulur? Arayışın yönünü değiştirmek mümkün müdür?
Şüphesiz mümkündür. Bunun ilk adımı, dışarıda aradığımız huzurun aslında kendi iç dünyamızda saklı olduğunu fark etmektir. İnsan, yüzünü maddeden manaya, hırstan kanaate, dünyadan Yaratıcı’ya döndürdüğü an arayışı nihayete erer. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) "İslam iki şeyden ibarettir: Allah’ın emrine hürmet etmek ve O’nun yarattıklarına şefkat göstermek" hikmeti, insanın neyi araması gerektiğinin en berrak haritasıdır. Hakiki arayış; dünyalık biriktirmek değil, gönül biriktirmek; yüksek makamlara tırmanmak değil, tevazu gösterip gönüllere girmektir.
Eskiler, "Ne aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz" derlerdi. İnsan, bu fani dünyada bir yolcu olduğunu, trenin durmaksızın ilerlediğini ve son durağın kaçınılmaz olduğunu unuttuğu sürece yanlış şeylerin peşinde ömür tüketecektir. Bulduğumuz şeyler bize ebedi huzuru vermiyorsa, yanlış şeyleri arıyoruz demektir.
Sonuç olarak; bu amansız koşuşturmaya kısa bir es verip kendimize dürüstçe sormak zorundayız: Ruhumu doyuran bir niyetin peşinde miyim, yoksa dünyevi hırsların rüzgârında savrulan bir yaprak mı? Cevabımız, ömrümüzün kıvamını belirleyecektir. Aradığını Yaratanın rızasında, samimi bir tebessümde ve şükür dolu bir kalpte bulanlar; dünyanın tüm gürültüsüne rağmen aradıkları o ebedi huzura kavuşanlardır.