Olmayanla Barışmadan Olan Gelmez

  İnsan, kendisine verilmeyen her şeyi daha çok mücadele ederek elde edeceğine inanır. 

Önünde kapanan her kapıyı biraz daha zorlaması, eksik kalan her parçayı biraz daha hırsla tamamlaması gerektiğini düşünerek yaşamına devam eder.

Böylece hayat, farkında olmadan bir savaş meydanına dönüşür.

O savaşta insan, görünmeyen bir ringin dövüşçüsü gibidir. Gardı hiç düşmez, yumrukları hep sıkıdır. Güçlü kalmayı yaşamın şartı zanneder.

Oysa sıkılan her yumruk, en önce sahibini incitir. Baktığınızda tırnakların avuç içine bıraktığı iz, dışarıdaki darbelerden daha derindir. İnsan çoğu zaman hayatla savaşırken, farkında olmadan kendisine karşı savaşmaktadır.

Bize verilmeyenler, elimizden alınanlar ya da geciken nasipler, daha fazla çabalamamız gerektiği hissini uyandırır. Hâlbuki hayatın dili çoğu zaman zorlama değil aslında kabulleniştir.

Sıkıca kapanmış bir avuca yeni bir şey bırakamazsınız.

Ağzına kadar dolu bir bardağa tek damla su eklenemediği gibi hırsla, öfkeyle, kaygıyla ve “Neden olmuyor?” isyanıyla dolmuş bir kalbe de yeni bir lütuf sığmaz.

İnsan, çoğu zaman nasibinin önündeki engeli dışarıda arar. Oysa ki bazen asıl engel, kalbin içinde biriken ağırlıklardır.

Olmayana duyulan öfke, kontrol etme arzusu ve tükenmeyen endişe, zamanla gönlü çamura çevirir.

Çamur tutmuş bir aynanın güneşi yansıtamaması gibi, ağırlıklarla dolmuş bir kalp de hakikatin tecellisini taşıyamaz.

İbnü’l-Arabî’nin bizlere işaret ettiği hakikat tam da burada başlar.

İnsan, olmayanla barışmadan olana kavuşamaz. Çünkü hakikat, zorlanan yere değil yer açılan gönle iner.

Tecelli, dolu olana değil, boşalabilene gelir.

Belki de bu yüzden bazen verilmeyenle kavga etmek yerine onunla barışmak gerekir. Eksik kalan yanlarla, acziyetle, beklemekle ve henüz olmamış olanlarla…

Çünkü kabulleniş vazgeçmek değildir. Kabulleniş, her şeyi bırakmak da değil.

Aslında kabulleniş, her şeyi kendi iradesiyle taşımaya çalışmaktan vazgeçmektir.

Bir ceylanı yakalamaya çalışan avcıyı düşünün. Elinde silahıyla nefesini tutmuş, bütün dikkati avın üzerindedir. Ceylan o telaşı hisseder ve kaçarak uzaklaşır. Çünkü korkuyla yaklaşan, korkuyu büyütür.

Fakat aynı ceylan, bir ağacın gölgesinde sessizce bekleyen bir fotoğrafçıdan çoğu zaman kaçmaz. Hatta bazen kendi merakıyla ona yaklaşır.

Hayatın nimetleri de işte aynen böyledir.

Başarı, bereket, aşk, huzur ya da ulaşılmak istenen herhangi bir hedef…

Sürekli kovalanan şey bazen uzaklaşır fakat insan kovalamayı bırakıp dinginleştiğinde, ona yer açtığında, nasip kendi yolunu elbet bulacaktır.

Hayatı sürekli bir savaş alanı olarak gören kimse, ömrünü zırh kuşanarak geçirir. Başta koruduğunu sandığı o zırhlar, zamanla yük olur. Omuzları ağırlaştırır, kalbi yorur, ruhu daraltır.

Belki de insandan istenen daha güçlü olması değil de daha teslim olmasıdır.

İbrahim’i ateşten kurtaran ateşin değişmesi değildi Rabbine duyduğu sarsılmaz teslimiyetti.

Yusuf’u kuyudan Mısır’a sultan yapan yalnızca sabrı değil zayi edilmeyeceğine olan sükûnetiydi.

Yunus’u balığın karnından çıkaran da, İsmail’i kurban olmaktan kurtaran da aynı hakikatti.

Güvenmek…

Kendinden vazgeçip Allah’a dayanmak.

Önümüzde bunca örnek dururken insan yine de zorlanıyor işte.

Çünkü nefis elde etmek istiyor ruh ise teslim olmak. 

Oysa bazen en büyük kazanış, daha fazla tutunmakta değil, avucu gevşetebilmektedir.

Kim bilir belki de hayatın en derin sırrı budur.

İnsan, olmayanla barıştığında, olanın gelişi için kalbinde ilk kez gerçek bir yer açılmış olur.

06 Temmuz 2026 3-4 dakika 12 denemesi var.
Yorumlar