Pasaportsuz Göç
Sevda, bir kalbe girdiğinde o coğrafyayı istila eden bir dalga gibidir; yeraltı nehri gibi ruhun derinliklerine sızar, toprağı içeriden kurutur. Hangi yüreğe konuk olursa olsun, getirdiği iklim kaçınılmaz bir ayrılık mevsimidir. Sevda, insana kendi varlık sınırlarını unutturan ancak geri dönüşü olmayan bir aşk pasaportu hükmündedir; üzerinde yazılı tek vize ise o keskin, o derin acıdır.
Modern insanın duygusal evreninde sevda, büyük bir risk kurgusudur. İnsan, sevdiğinin ruhunda yeni bir kıta keşfettiğini sanırken, aslında ayrılığın zeminine tuz eken bir yabancı olduğunu geç fark eder. Zira sevda, kendine has sınırları ve yeraltı akıntıları olan bir coğrafya gibidir; vuslat, gökyüzünde anlık bir parıltıdan ibaretken ardından gelen asırlık bir kış hüküm sürer.
Bu ateş, dokunduğu her şeyi küle dönüştüren bir sürgündür. Her veda, tenin en kuytu yerine bırakılmış bir boşluktur; acı ise bu pasaportun üzerinde taşınan ve silinmeyen bir mürekkeptir. İnsan, ancak kaybettiği, uğruna yandığı ve o derin uçuruma baktığı kadar gerçek bir sevda yaşamıştır. Geride kalan sadece anılar değil; yüreğin en görünmez köşesine kazınan o kapanmayan yara izidir. Her sevda, ayrılığı heybesinde taşıyan bir göçebedir ve o iz, ömrün geri kalanında ruhumuzda kalıcı bir sızıdır; ne kapanan bir yaranın hafifliğiyle unutulur, ne de zamanın geçişiyle o keskin sızısını yitirir.
Gülşen Polat
