Rüzigâr Yeter
Ailemin tek rastafarisi benim…..
Bir münzevinin yeryüzüne, özgürlüğe ve insan denilen o tuhaf mahlûkata dair gecikmiş itirafları…
Ailemin tek Rastafarisi benim. Ne tuhaf değil mi? Aynı sofranın ekmeğini bölüşmüş, aynı yağmurlarda ıslanmış, aynı gökyüzünün altında büyümüş insanların arasında, ruhunun kıblesini başka bir yerde arayan tek kişi olmak. Oysa kimse şaşırmadı benim bu hâlime. Annem de bilirdi, babam da, çocukluğumun o çoktan eskimiş siyah beyaz fotoğraflarından bana bakan herkes de… Ben hiçbir zaman bütünüyle bu dünyaya ait olamadım. Biraz rüzigârdım, biraz sağanak, biraz da yeryüzünün bütün sahipsiz canlılarına akraba, münzevi bir çocuk. İçimde ne zaman bir şeyler kanasa, ne zaman insanların o gösterişli merhametleri, porselen gülüşleri ve mütedeyyin yalanları boğazıma dizilse, çekip giderdim. Dağlara, ormanlara, kuşların henüz insan dilini öğrenmediği tenha kıyılara… Ararlardı beni. Bulamazlardı. Çünkü ben kaybolmazdım efendi, ben kendimi bulmaya giderdim.
Şimdi düşünüyorum da insanın ilk büyük ihaneti, çocukluğuna ettiği ihanettir. Büyümek dedikleri o fiyakalı felaket, insanın kendi ruhuna karşı açtığı ilk davadır. Önce ayakkabılarımızı bağlamayı öğretirler, sonra ellerimizi, sonra düşüncelerimizi, en sonunda da vicdanımızı. Her şeyin bir usulü, bir edebi, bir kitabı, bir kıblesi vardır artık. Nasıl yaşayacağımızı, kimi seveceğimizi, hangi tanrıya ne kadar yaklaşacağımızı, hangi acıya ne ölçüde ağlayacağımızı söyleyen bir sürü insan… Ve hepsi kendince haklıdır. Ne müthiş bir kalabalıktır bu haklılar mezarlığı! Oysa ben bir ağacın gölgesinde uyuyan karıncayı incitmemek için yolunu değiştiren o eski çocuğum hâlâ. Bir papatyanın boynunu büken rüzgâra bile kızabilirim. Ama insanın insana reva gördüğü zulüm karşısında bazen bütün kelimelerimi kaybediyorum. İşte o zaman anlıyorum: Medeniyet dedikleri şey, çoğu zaman vahşetin kravat takmış hâlidir.
Rastafari olmak benim için yalnızca bir inancın, bir geleneğin yahut uzak bir coğrafyanın kültürel mirasına yakınlık duymak değildir. Jamaika'nın o isyankâr ruhundan, Afrika'nın hafızasından, köleliğe ve tahakküme karşı yükselmiş o kadim itirazdan kendime düşen bir insanlık payı aramaktır. Elbette bu geleneğin tarihini kendi çocukluğumla bir tutacak değilim. Benimki onun içinden süzdüğüm bir yaşama ahlâkı: Tabiata hükmetmeden onunla yaşayabilmek, insana sahip olmadan onu sevebilmek, kendini bir başkasının efendisi ilan etmeden özgür kalabilmek. Zira insanın en büyük sefaletidir, kendi zincirini kutsayıp başkasının özgürlüğünden rahatsız olması.
Ben özgürlüğü ilk kez bir kitapta okumadım. Bir ağacın altında öğrendim. Yağmurun toprağa değdiği o ilk salisede, yeryüzünün hiçbir kutsal metne ihtiyaç duymadan nasıl da güzel kokabildiğini gördüm. Ne Cibril vardı başucumda ne Mefisto, ne de dört kitabın sayfaları arasından çıkıp bana hayatın manasını açıklamaya hevesli bir müneccim. Birkaç kır papatyası, toprağın içinden usulca yürüyen karıncalar, gökyüzünde kendi kaderini kendi kanatlarıyla yazan kuşlar vardı. Bir de ben. O günlerde henüz bilmiyordum insanın kendine yabancılaşmasının ne büyük bir felaket olduğunu. Henüz bilmiyordum bir gün herkesin bir başkasına benzemek için kendi yüzünü inkâr edeceğini. Henüz bilmiyordum, koca koca adamların küçücük menfaatleri uğruna nasıl da eğilip büküleceğini.
Sonra büyüdüm. Şehirler gördüm. İnsanlar tanıdım. Kitapların arasında kayboldum. Kutsal sandığım insanların kutsal olmayan ihtiraslarına, aşk diye pazarlanan mülkiyet ilişkilerine, merhamet diye sergilenen kibirli gösterilere rastladım. Birileri tanrısını cebinde taşıyordu, birileri vicdanını cüzdanında. Birileri aşkı çok güzel anlatıyordu ama bir sokak köpeğinin açlığına tahammül edemiyordu. Birileri insanlığın kurtuluşuna dair nutuklar atarken kendi evinin penceresindeki kurumuş sardunyayı görmüyordu. Ve herkes konuşuyordu efendi. Herkes! Oysa bütün o muazzam kelime kalabalığının ortasında bir tek şey eksikti: İnsan.
Ve ey insanlık, ey kendisini tanrılardan bile büyük sanan o çok bilmiş mahlûkat, bırak artık yakamı. Senin savaşların, senin ihtirasların, senin sahte kutsalların, senin gösterişli yalnızlıkların ve porselen vicdanlarınla uğraşacak kadar uzun değil ömrüm.
Benim daha önemli işlerim var.
Yağmur başlayacak birazdan.
Toprak kokacak.
Kuşlar dönecek.
Ve ben, çocukluğumdan beri ilk kez değil, belki de son kez, hiçbir yere yetişmek zorunda olmadan yürüyeceğim.
Bırakın beni.
Bir ağacın gölgesinde, insan kalmaya çalışıyorum.
Amen demeyeceğim.
Rüzigâr yeter.