Saksıdaki Uçurum / Köklerin Orman Özlemi

İnsan, yürüyen bir uçurumdur; ancak bazen toplum onu bir köşeye, bir üniformanın içine ya da bir masanın arkasına, tıpkı bir salon bitkisi gibi "yerleştirir". Bu yerleştirilme hali, adına "iş", "kariyer" ya da "güvence" denilen o süslü saksıların içinde gerçekleşir. Güvenlik görevlisinin (site görevlisi)  kulübesi ya da memurun gri masası, aslında birer mobilya değil; zamanın ve mekânın insan ruhu üzerine kurduğu birer kuşatma kulesidir.

Çünkü vahşi ormanın toprağı belirsizdir; orada fırtına kopar, güneş her zaman aynı açıyla vurmaz. Ama saksı öngörülebilirdir. Bize vaat edilen o sahte istikrar, aslında kendimizi hapsettiğimiz bir rızanın zırhıdır. Kendi elimizle duvarlarını ördüğümüz bir güvenlik illüzyonuna hapsolur, uçurum olduğumuzu unuturuz.

Saksıdaki bitki ile o koltuktaki insanın trajedisi aynı noktada düğümlenir: Koordinata mahkûmiyet. Hayat, doğası gereği akışkandır; bir nehir gibi kıvrılır, taşar ve yatağını değiştirir. Oysa "saksı görevi" gören ruhlar için hayat, sadece pencerenin dışından geçen bir dekordur. Güvenlik görevlisi (site görevlisi), başkalarının güvenli geçişini sağlarken kendi hayatının en güvensiz, en tekinsiz ve en durağan sapağında bekler. Memur, evrakları bir dosyadan diğerine aktarırken aslında kendi ömrünü bir "bekleme odasına" istiflemektedir. Bu, bir şey yapıp yapmama meselesi değildir; bu, bir varoluşsal çapa meselesidir.

Oysa hayat, bekleme odalarının duvarlarını yıkıp geçen bir akıştır. Koordinata mahkûmiyet, sadece mekânsal bir sınırlama değildir; zamanın da aynı saniyelere sıkışıp kalmasıdır. Bir güvenlik görevlisinin her sabah aynı noktada durması, zamanın onun için artık akmadığının, sadece tekrarlandığının trajik bir kanıtıdır. Yaşamın yerine döngüyü koymaktır.

Saksının içindeki toprak, sisteme ödenen "itaat" bedelidir. Size düzenli su (maaş) ve yeterli gün ışığı (statü kırıntısı) vaat edilir. Karşılığında ise köklerinizin saksının çeperine çarpıp geri dönmesi istenir. Dışarıda ormanlar yanarken, fırtınalar koparken ya da yeni baharlar filizlenirken; saksıdaki insan sadece bulunduğu açının ona izin verdiği kadarını görür. Geçmişi, saksıya dikildiği o ilk günün tozlu anısıdır; geleceği ise saksının değişmeyeceğini bilmenin verdiği o gri kesinliktir.

Bu satırların aynasında kendi saksılaşmış köklerimizi ve o hiç duyulmayan sessiz çığlıklarımızı fark etmek, yüzleşmelerin en ağırıdır belki de. Zira hepimiz bir noktada, birilerinin estetik algısı ya da sistemin işleyişi için "orada durması gereken" nesnelere dönüşüyoruz. Hayatı ıskalamak, büyük hatalar yapmak veya başarısız olmak değildir. Hayatı ıskalamak; hayatın ritmiyle değil, bir saatin tiktaklarıyla yaşlanmaktır. Bir güvenlik görevlisinin boşluğa bakan gözlerinde ya da bir memurun mühür basan elinde gördüğümüz o donukluk, aslında ruhun o mekânı çoktan terk ettiğinin, geriye sadece biyolojik bir posanın kaldığının kanıtıdır.

Toplum buna 'olgunluk' ya da 'sorumluluk bilinci' der. Oysa bu, ruhun erozyonundan başka bir şey değildir. Biyolojik posamızı o masanın arkasında bırakırken, aslında en değerli şeyimizi—değişme ve dönüşme kapasitemizi—saksının daracık toprağına gömüyoruz.

Saksıdaki bitki, saksıyı kıramaz; çünkü kökleri saksının şeklini almıştır artık. İnsan için ise durum daha vahimdir. Bizler, saksının içindeki o daracık toprağı "dünya" sanmaya başladığımızda, saksı artık dışarıdan dayatılan bir hapishane değil, içeriden kabullenilen bir sığınak haline gelir.

Saksıyı kırmak sadece cesaret değil, aynı zamanda o porselen sığınaktan vazgeçmeyi gerektirir. Köklerimiz o dar alana öyle bir kaynamıştır ki, ayrılma fikri bile acı verir. Ama bu acı, özgürleşmenin doğum sancısıdır; saksıda kalma huzuru ise aslında sessiz bir ölüm kalımıdır.

Bak bakalım; ayağının altındaki zemin gerçekten toprak mı, yoksa seni bir köşeye sabitleyen o porselen soğukluğu mu? Eğer bir gün yerinden kıpırdadığında altındaki toprağın da seninle gelmediğini fark edersen, bil ki sen de o büyük, sessiz salonun bir parçası olmuşsun demektir.

Geçmişin, saksıya sığdırdığın anılardan ibaretse; geleceğin, saksının çatlamasını beklemekten başka bir şey sunmuyorsa; aynaya değil, ayaklarının altına bak. Çünkü insan, ancak köklerini topraktan söküp yola düştüğünde saksı olmaktan çıkar ve orman olur.

22 Mart 2026 4-5 dakika 27 denemesi var.
Yorumlar