Şizofreni
Sen çilek bahçesinde dolaşır, kırmızı yanında saklambaç oynardı. Saklambaç mı yoksa körebe mi? Unuttum diyeceğim geliyor ama kendimi de aldatamam ki. Gece koynunda mışıl mışıl uyuyordu, sen annenden öğrendiğin ninnileri söylüyordun yıldızlardan yaptığın salıncakta. Sahi oynadığın oyun neydi? Oyun muydu?
Bilmiyorum, belki de bilemiyorum. Saçların uçuşurken gözlerimde ben elimi uzatsam tutacağımı sanıyordum, sen ise gülüyordun aldanışlarıma, kandırmalarına. Unutuyorsun, kandırılmak en sevdiğim oyundu, hatırladın mı? Hatırlayamadın mı, yapma, yine kandırıyorsun. Lades tutuşsak ve ben kaybetsem seni kazanmamın karşılığında, kabul eder misin? Etmezsin, öfken okşarken gururunu ve hırçınlık harmanlarken sevdanı sahi sen nasıl gizli köşelerine sakladığın sevdayı meydana süreceksin? Ah, korkular, nasıl da seni sarmalamışlar.
Yoo, öyle bakma gözlerime, dayanamam, bilirsin. Kıyamam sana. Sabahlar atılırken ileriye ben kıstırılıveririm bir köşede yalnız başıma. Susarım, zaten konuşmasını hiç de beceremezdim. Kalırım öylece, tut ki Ay tutuldu benliğimde. Sen zafer bakışlarını dolaştırırsın, keyifsizce. Sırnaşık bir kedi kuyruğunu sallardı kasabın önünde. Bir kemik parçasını aldığında yeşil bir ağacın altına kaçar ve yerdi azı dişleriyle. Ben seyreder, bakardım. O kedinin mutluluğuna özenir, dolaşırdım çevrende.
Çilek bahçesi...Yorgun bakışlarına körfezin yeşili düşerdi, koyuca, gökyüzünden ise yakamoz. Ay utana sıkıla sohbete gelirdi yanaklarına. Fark ettiklerini farkına varmaz davranırdın. Hayaller dolardı bakışlarının derinliklerine, umutlar saçılırdı da toplayamazdım ürkekliğimden. Cümleler, senli cümleler geçerdi dudaklarımdan ve ben sessiz sinema oynamaya devam ederdim. Bir martı havalanırdı yüreğimden, dar sokaklara dalardım, fahişelerin bakışlarında geleceği arardım hırsımdan. Kayıp anlar pusu kurardı karanlıkta ve ben senleşirdim, seni ben yapar saklardım usulca, hani ince bileklerin var ya onun gibi. Yazlar sıkışırdı arka arkaya, kışlar denizin dibine boylardı avuçlarımdan, baharlar gelin gibi beyazlara bürünür, mavi gözlü bir çocuğun uçurtmasında adın dolaşırdı saf bulutlar arasında. Öyle mi dedim, sen bana bakma, ben keskin bıçakları avuçlarımda gezdiriyor, geleceği bile kuru bir simidin susamlarında saklıyorum. Korkma, halen aklım yerinde, bazen acı çığlıklar da atsam, seni gördüğümdeki kadar delirmiyorum. Doktorlara bakma sen. Onlar için zaten sağlam kimse yok. Herkes şizofreni, metofreni ni, ni. Ben mi... Olsam olsam senfreni.
Kızlar geçiyor sahilde. Neşeli bir şarkı var dillerinde. Dudakların mı... Şeker tadındaki dudakların. Nasıl da sözcükler ondan ayrılmamak için uğraşır, sıkıca tutunurlardı ben gibi. Ben onları öptüm mü? Ne zaman? Gel gitler meydanında ayaklarım dolaşıyor. Sarhoş bir adam bankta gökyüzünü seyrediyor. Sana ne mi? Doğru ya bana ne. Ben seni seyretmeliyim. Yüzünü, gölgeli yüzünü, anlamın sığındığı, fırtınaların habercisi yüzünü.
Hatırladım, tenin çilek tadındaydı. Değil miydi? Kusura bakma, aklımı toplayamıyorum, kafam zonkluyor, işe de gitmedim. İşim yok muydu? Sen nerden biliyorsun? Ne olur anlat bana beni. Bana ne oldu? Çarpıldığımı hatırlıyorum tozlu yıllar öncesinden. Sessiz gemiler gibi girmiştin limanıma. Ben seni gördüğümde, yoo, gördüğümde seni hayata es geçtiğim anlarda kalakalmıştım. Sen elini uzatırken, ben bakışlarının derinliğinde gizlediğin sevdaya tutulmuştum. Yoksa bir fırtına mıydı da onu sen sandım.
Sözcükler nasıl da anlamsızlaşıyor darağacından kayan bakışların derinliğinde. Sözcükler... Nasıl da oynardık onlarla. Oynamaz mıydık? Doğru ben oynardım onlarla tıpkı hayatla oynadığım gibi. Senli sözcükleri cennete saklardım. Saklamaya devam mı edeyim. Sahi mi... Ya çilek bahçesi!
Yok mu?
10 şubat 2008 00.06 _ izmir çaysız_şekersiz ve bademsiz