Vigeland’ın İlk Güzü
Oslo’da eylülün son günü. Bisikletimle Vigeland Parkı’nın o heybetli dövme demir kapısının önündeyim. İkindi güneşi henüz şehri terk etmemiş. Direncinden taviz vermeden yaprakların arasından süzülüp yoluma kırık altuni çizgiler düşürüyor.
Kapının ardında bir dinginlik bekliyor beni. Ne göreceğimi biliyorum ama bilmek taşın ağırlığını göğüslemeye yetmiyormuş. Bunu beş ay önce İstanbul’da, ağaçların yeni yeni yeşermeye başladığı bir nisan ortasında öğrendim. Şimdiyse kızılın, sarının, toprağın ve granitin iç içe geçtiği bambaşka bir âlemdeyim. Bir açık hava müzesinin içinde kendiliğinden yavaşlıyor adımlarım. “Acele etme, burası da aceleyle gezilecek bir yer değil,” dercesine.
Köprüde ilerleyip bronz heykellerin arasına karışıyorum. Günlük hayattaki insan ilişkilerini, duygu durumlarını temsil eden elli sekiz yapıt sağlı sollu dizilmiş. Genciyle yaşlısıyla durmaksızın bir etkileşim hâlindeler. Bedenler, beni fark etmeyen kalabalıklar misali iki yanımdan usul usul akıp gidiyor.
Ve Sinnataggen... O öfkeli, huysuz küçük oğlan yine ayağını hırsla yere vurmuş bekliyor. İnsanın dizginleyemediği ham duygu patlamalarını, çocuksu çaresizliğini bağırarak anlatırken bir yandan da ağlıyor. Sayısız ziyaretçinin okşamasıyla parıl parıl parlayan eli ise en sert metalin bile şefkatli bir dokunuş karşısında yumuşamaya razı olduğunu gösteriyor bana. “Bak,” diyor, “dokundukça katılığımı eritiyorsun.” Bu huysuz yumurcağın avucumda bıraktığı ılık temas içimi ısıtmaya yetiyor. Dudağımda güze yakışan bir tebessüm.
Köprüyü geride bırakıp Çeşme’ye doğru yürüyorum. Parkın ilk nüvesi olan Çeşme, yaşamın başlangıcıyla sonu arasındaki amansız devridaimin taştan ifadesi... Havzayı sırtlamış devler, yüz yılı aşkın süredir omuzlarındaki külfetin altında dimdik ayakta. Tepelerinden taşan suysa gürül gürül akmakta. Bu cüsseli adamların harcı insanoğlunun yaşam kavgasıyla, hayatın ağır yüküyle karılmış besbelli. Havzanın etrafını saran bronz ağaçların dallarına dolanmış bedenleri de tek tek inceliyorum. Çocukluktan başlayıp ihtiyarlığa ve nihayet son iskelet hâline uzanan bedenler, insanın doğayla hemhâl oluşunu, ezelî doğum-ölüm döngüsünü öyle bükülmez bir cesaretle aktarıyor ki izleyenlere... Vakit, bronzun sükûtunda donup âna hapsolmuş. Bir ara cebimdeki telefonu çıkarıp kendi ânımı da dondurmak geçiyor aklımdan. Sonra vazgeçiyorum. Ekran akıp gideni kaydetse de bu parkta zamanın kimseye söyleyecek yeni bir sözü kalmamış. Suyun coşkun sesi dahi bozamıyor sessizliği aksine ona bir fon oluşturuyor.
Ben de susarak seyre dalmak istiyorum ancak kafamın içindeki o bitmek bilmez uğultunun susmaya pek niyeti yok. Taşın bağrına hapsedilmiş bu donuk ölümsüzlük mü daha gerçek, yoksa şu an damarlarımda ılık ılık akan o kırılgan, fani an mı?
Zihnimi bazen daldan dala fütursuzca atlayan huzursuz bir maymuna benzetirim. Rilke’nin Apollon’un Arkaik Torsosu sonesi ve şairin başsız heykel karşısında yaşadığı sarsıntı düşüyor birden bilincime. 2026 Haziranı’nda Louvre’un koridorlarında gezinirken ben de şaire ilham veren o gövdenin önünde benzer bir çarpılma hissetmiştim. Beni asıl sarsan, malzemenin kendi dinginliğinde uyuyan o mukaddes güçtü belki de. Sanki Rilke değil de heykelin içindeki kuvvet buyuruyordu seyredenin ruhuna: “Hayatını değiştirmelisin,” diye. Bedenlerimiz kendi sınırlarının uçurumunda gezinip durur. Kelimelerin cambazı şairler de taşa can veren eski ustalar da bu çizginin ne kadar hassas olduğunun pekâlâ farkındadır. Bir omuz kavisi, omurganın eğimi, kalçanın sertleşmiş kıvrımı ya da bir avucun çukuru... Hepsi önce ete kemiğe yazılmış, ardından sabırla mermere aktarılmış bir insanlık alfabesi.
Rilke, başından ve gözlerinden yoksun o Milet gövdesinin bir şamdan gibi içten içe ışıldadığını söyler şiirinde. Eksikliğin tam bağrından efsunlu bir var olma enerjisi yayılmaktadır. Gustav Vigeland’ın fani insan bedenini biçimlendirerek zamana kafa tutma arayışıysa şiirle tam ters bir açıdan kesişir. Zira Vigeland’ın figürleri kırık ya da noksan değildir, bilakis büsbütün ve eksiksizdir. Buna rağmen her ikisi de aynı inançta birleşir: Ölümlü bir beden, taşın hafızasında yaşamaya devam edebilir.
Zihnimdeki pervasız maymun sırıtarak düşüncelerimin arasına atlıyor yine. Sanatçının çekiçle, keskiyle, kalıpla verdiği meşakkatli emeği estetik bir sezgiyle süzmek yerine suret çizmeyi Tanrı’nın yaratma gücüne soyunan bir hadsizlik sayan sığ zihniyet geliyor aklıma. Vigeland da Rilke de büyük bir hadsizlik yapmış. Vay hâllerine! Bense, yüzyıllardır süregelen bu dar ufuk karşısında acı bir kahkaha atabilirim ancak.
Yüzümde on beş derecelik bir gülümsemeyle Monolit Platosu’na tırmanıyor, bir başka heykel grubunun önünde duraksıyorum: “Ung mann bøyer seg ned mot ung sittende kvinne.” Yani, “Genç adam oturan genç kadına doğru eğiliyor.” Bu arada resmî bir katalog adı değil bu. Vigeland heykellerine özel isimler vermeyi reddettiği için söz konusu ifade yalnızca betimleyici bir etiket.
Oturan bir kadın var önümde, evet. Başı hafifçe geriye düşmüş, saç örgüsü ensesinde toplanmış. Kadının yüzünü adamın bedeni ve avuçları saklıyor meraklı gözlerden. Adam ayakta. Sırtını koruyucu bir kemer gibi bükmüş kadına doğru. İki eliyle yüzünü sarmalamış, alnını alnına dayamış. Dudakları temas etmiyor, bakışları bizim dünyamıza hiç sızmıyor. İkisi de derin, ebedî bir uykudaymışçasına kapatmış gözlerini. Az önce çiseleyen yağmurun koyulaştırdığı granit, adamın sırtında adı konmamış ikinci bir anatomi haritası çizmiş. Bu ıslak sırta bakarken bir ürperti kaplıyor içimi. Dizlerime kadar inen pofuduk kabanımı çıkarıp üstüne atıveresim var. “Al kardeşim, giy de üşüme!” O da başını hiç kaldırmadan, “Ben yüzyıllardır bu hâldeyim,” deyiverecek sanki.
Alın alına vermiş bu iki âşık hem muazzam bir yakınlığı hem de aşılması imkânsız bir mesafeyi simgeliyormuş. Fiziksel olarak aralarında hiç boşluk yok. Temas, kütlenin kendisi olmuş adeta. Fakat gözlerin kapandığı yerde uçsuz bucaksız bir mesafe peydahlanıyor. Yüzler birbirinin gölgesinde erirken ifadeler dış dünyaya büsbütün kapanmış. Adamın elleri kadının yüzünü sarmalayabiliyor belki ama ruhundaki o bakışı bir türlü yakalayamıyor. Belki de tam bu yüzden yummuşlar gözlerini. İki alnın birleştiği kavisten süzülen şey, kavuşmanın tam ortasındaki o ince ayrılık sızısından başka nedir ki?
Mataramdan bir yudum su alırken kendi hayatımdaki mesafeleri düşünüyorum. Bu ketum çiftin önünde epey oyalanıyorum.
Monolit’in etrafını saran otuz altı heykel grubunu ise adımlarımı biraz hızlandırarak geçiyorum. Yaşamın tüm durakları var gene burada: Bebeklik, gençlik, olgunluk ve sonunda ölümün kabullenişi. Bilhassa yaşlı figürler zamanın yıpratıcılığını hiç saklamıyor. Yaşlanmayı olabildiğince sert ve katı yüzlerle sokuyorlar gözlerimizin içine. Burası bana her defasında biraz sevimsiz gelmiştir. Yaşlanmaktan korktuğumdan değil, yüzlerin dürüstlüğü sarsıcı derecede vurucu olduğu için.
- Bu suratları bir nebze yumuşatamaz mıydınız Bay Gustav?
- Hayır, hakikat neyse o Bayan Ruki.
Gözlerimi bütün haşmetiyle önümde duran Monolit’e dikiyorum. Iddefjord’dan çıkarılan yekpare granit bloğun ustaların elinde şekillenmesi tam on dört yıl sürmüş. On yedi metrelik bu görkemli dikilitaşta yüz yirmi bir beden, o parçalanmamış bloktan filizlenip birbirinin omzuna, sırtına tırmanarak göğe yükseliyor. Hepsi aynı özden doğmuş tek bir kütlenin parçası. Fakat birbiri üstüne yığılmış bu hırslı kalabalık bana aşağıdaki iki âşığın sessiz mesafesinden çok daha uzak hissettiriyor kendini. Üst üste olmak, hemhâl olmak demek değildir. Taşın ezici ağırlığı karşısında insan teninin hafifliği bir gölge kadar uçucu zira. Gelgelelim insan formu bu uçuculuğun tam ortasına kalıcı bir mühür basmayı başarıyor.
Işık çözülüp yerini alacakaranlığa bıraktıkça parkın aurası da genişlemekte. Üzerime kesif ve huzurlu bir örtü seriliyor. Sanat tarihi de böyle anlarda susar işte. Bütün o iddialı kavramlar, akademik teoriler, yüksek kuramlar bu örtünün huzurunda diz çökmekten başka çare bulamaz. Geriye formun üryan sahiciliği kalır.
Hani Karacaoğlan’ın dizelerinde dediği üzre:
“Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeğe elde fermanım mı var...”
Bu sefer de mermerin döşünden kopup gelen bir soru takılıyor kafama: Ruh tam olarak hangi gizemli anda biçime bürünür ki? O biçim hangi eşikten sonra yokluğun, hangi eşikten sonra varlığın hafızasını taşımaya başlar? Ajda’nın şarkısı mıydı o? “Düşün düşün aşamıyorum engelleri...”
Ağaçların arkasından Oslo’nun fenerleri birer birer göz kırpmaya başladı bile. Fiyordun uzaklardaki silik parıltısını da seçebiliyorum artık. Sepil sepil yağan yağmur, günün son renk pigmentlerini akşamın koyu mürekkebine karıştırıyor. Kehribar, lacivert, kurşuni, mor... Renkler maddenin ilk ve koyu kaosuna doğru çekiliyor. Ellerimi kabanımın ceplerine saklıyorum. Parkta yürüyen birkaç kişinin ayak sesleri bu kusursuz sessizlikte incecik kılcal çatlaklar açıp hızla kayboluyor.
Akşam, heykellerin soğuk yüzeyinden son ışık kırıntılarını da çekerken içimde tek bir hakikat kristalleşiyor: Granitte insan, insanda zaman, zamanda ise en sıcak temasın bile örtemediği o bakir mesafe.
Bisikletimi bıraktığım yere doğru yürürken dönüp arkama bakıyorum. Bu koca kompozisyonu tek bir panoramik bakışa sığdırmaya çalışıyorum. Çimenler, gürül gürül akan su, bedenler, nefesim. Hepsi tek bir bütün, yekpare bir blok. Varoluşun, kuzeyin eğik ışığı altında usulca kararan en olgun en dingin kıyısındayım.
Gece tamamlanıyor.
Ben şehir ışıklarının güvenli aydınlığına doğru pedal çevirirken, taş kendi karanlık ölümsüzlüğüne gömülüyor.
/ yüRekTen
Frogner, Eylül 2026