Yedi Rengin Prangası
Ömür; o puslu aynada seyrettiğim hiçbir hikâyenin hakikatine erememiş meğerse
avucumdaki bir çileğin rayihasını bile ruhuma mühürleyememiştim
ışıklarla bezenmiş yollarda kulaklarımda yankılanan duman şarkılarıyla yürürken hayatın tadını değil sadece gölgesini kucaklamışım meğer "yaşıyorum" dediğim o günlerde sadece rüzgârın merhametine kalmış
üzerine basılmayı bekleyen bir kuru ot gibi nefesimi boşluğa savurmuşum
idrak ediyorum ki fırçalarım ceplerimde birer dilsiz şahit gibi dizili aslında tuvalim kolumun altında ağır bir emanet boyalarım ise kutularında hiç dokunulmamış birer hazineymiş
ben o yedi rengin ötesindeki mucizeleri sırtımdaki çantada bir yük gibi taşırken ruhumda renklerin şölenini değil sadece bedenin o kaba ağrısını duymuşum kilometrelerce yolu (21) içimdeki gökkuşağının kapısını bir kez bile aralamadan bir hayalperestin uykusunda yürür sükûnetiyle tüketmişim
ancak şimdi o sönük sokak lambasının titrek ışığı altında dizlerimin üzerine çökerek bir hakikate uyanıyorum
bileklerim ceplerimde sakladığım tüm o hapsedilmiş güzellikleri azat etmek için amansız bir kavgaya tutuşuyor
kaldırımın o soğuk tenine bir çilek resmediyorum şimdi; sanki damarlarımdaki asil kırmızılıktan besleniyor her fırça darbesinde benden bir parça o taşın ruhuna süzülüyor iste
artık sadece ciğerlerime dolan hava değil beni ayakta tutan; kulaklığımdan sızan ritmin nabzıyla birleşen parmak uçlarım…
varlığım dumanla’ bütünleşiyor eksik kalan ne varsa o çileğin kırmızısında, şarkının ritimlerinde tamamlanıyor
ben artık sadece nefes almıyor
artık kendi renklerimde boyanıyorum.