Yeni Nesil Kimin Eseri
“Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözü, yalnızca öğretmene verilmiş bir görev değil, bir milletin geleceğini kimin ve nasıl şekillendireceğine dair güçlü bir inançtır. Öğretmene duyulan bu güvenin arkasında, eğitimin insan yetiştirme gücü vardır. Fakat insan yalnızca okulda yetişmez. Çocuğun karakterinin ilk biçimini aile verir; okul bunu bilgi ve disiplinle geliştirir, toplum davranışlarıyla pekiştirir, çağın kültürü ise bütün bunların üzerine kendi izlerini bırakır. Bu nedenle bugün önümüzde duran nesle bakarken yalnızca öğretmeni, yalnızca aileyi veya yalnızca gençleri suçlamak yerine daha zor bir soruyu sormamız gerekir: Yeni nesil nasıl bir dünyanın içinde yetişti ve bu dünyayı ona kim bıraktı?
Bir çocuğun davranışını anlamak için yalnızca onun ne yaptığına bakmak çoğu zaman yeterli değildir. Evinde sürekli öfkeye tanık olan bir çocuğun öfkeyi öğrenmesi, hakaretin sıradanlaştığı bir ortamda büyüyenin hakareti olağan görmesi şaşırtıcı değildir. Anne babanın birbirine saygı göstermediği bir evde çocuğa yalnızca “büyüklere saygılı ol” demek de yeterli olmayacaktır. Çünkü çocuklar nasihatten çok davranışları taklit ederler. Bu nedenle bugün çocuklarda gördüğümüz birçok sorunun kökünü yalnızca okulda aramak, sorunun önemli bir bölümünü gözden kaçırmaktır. Öğretmenin karşısına gelen çocuk, zaten ailesinden, çevresinden ve yaşadığı toplumdan aldığı birçok değeri beraberinde getirir.
Geçmişin bütün alışkanlıklarını doğru kabul etmek elbette mümkün değildir. Her gelenek korunmaya değer değildir; insan onuruna ve özgürlüğüne aykırı olan uygulamalar değişmelidir. Fakat geçmişten kalan her şeyi “eski” olduğu için değersiz görmek de aynı ölçüde yanlıştır. Büyüklerin sözünü dinlemek, küçüğe merhamet etmek, komşunun derdiyle ilgilenmek, verilen sözü tutmak, emanete sahip çıkmak, sofrada başkasının hakkını gözetmek ve insanın kendi davranışlarından utanabileceğini bilmek, yalnızca eski bir hayat tarzının ayrıntıları değildi. Bunlar, birlikte yaşamanın ahlaki zeminiydi. Örf ve âdetin asıl değeri de burada ortaya çıkar. Töreyi geçmişin değişmez kuralları olarak değil, toplumun adalet, sorumluluk, dayanışma ve saygı anlayışının birikimi olarak düşünmek gerekir. Bu değerlerin bütünüyle ortadan kalkması, insanları birbirine bağlayan ortak vicdanın da zayıflaması demektir.
Bugünün çocuğu ise geçmişteki çocuktan çok daha farklı bir dünyanın içinde büyüyor. Bir telefon ekranı, dünyanın her yerini birkaç saniye içinde onun odasına taşıyabiliyor. Sosyal medya yalnızca iletişim kurulan bir alan değil; davranışların, beğenilerin, öfkelerin, tüketim alışkanlıklarının ve başarı anlayışının şekillendiği yeni bir kültür alanı. Çocuk burada şiddeti, gösterişi, hakareti, sürekli kendini başkalarıyla kıyaslamayı ve görünür olma arzusunu kolayca öğrenebiliyor. Fakat sorumluluğu bütünüyle teknolojiye yüklemek de doğru değil. Asıl mesele, çocuğun gerçek hayatta bulamadığı ilgiyi neden ekranda aradığıdır. Aynı evde yaşayıp birbirleriyle konuşmayan anne babaların çocuklarından ekranı bırakmasını istemeleri, sorunun yalnızca telefonda olmadığını gösterir. Teknoloji insanı bozmaz; fakat insanın boş bıraktığı alanı çok hızlı doldurur.
Yeni neslin şekillenmesinde eğitim sistemi ve siyasal düzen de göz ardı edilemez. Bir ülkenin eğitim politikası, çocukların hangi bilgiyle ve hangi düşünce iklimi içinde yetişeceğini belirler. Ancak bu mesele günlük siyasi tartışmaların dar kalıplarına sıkıştırılmamalıdır. İktidarlar değişir, siyasi dönemler sona erer; fakat yanlış veya eksik bir eğitim anlayışının sonuçları bir kuşağın hayatında yıllarca devam edebilir. Bu nedenle eğitim, herhangi bir siyasi görüşün kendi neslini yetiştirme aracı değil, toplumun ortak geleceğini güvence altına alan bir kurum olarak görülmelidir. Bilimsel düşünceyi, eleştirel aklı ve insan haklarını koruyan bir eğitim anlayışı, siyasi değişimlerden bağımsız olarak sürdürülmelidir.
Aynı nedenle çocukların ve gençlerin kapalı, sorgulanamaz yapılara teslim edilmesi de ciddi biçimde düşünülmelidir. İnsanların inançlarına saygı göstermek başka, çocukların eğitimini ve düşünce dünyasını herhangi bir cemaatin, tarikatın veya başka bir grubun denetimine bırakmak başkadır. Çocuğun düşünme hakkı korunmalıdır. Ona yalnızca doğru kabul edilen cevaplar verilmemeli, soru sorma ve araştırma imkânı da tanınmalıdır. Gerçek eğitim itaati değil, bilinçli düşünmeyi öğretir. Bir çocuğun “Neden?” sorusunu sormasına izin vermeyen hiçbir eğitim anlayışı, onu geleceğin özgür insanı hâline getiremez.
Bütün bunların merkezinde yine aile vardır. Çünkü okul çocuğun hayatının önemli bir bölümüne dokunsa da aile, onun dünyaya bakışını her gün yeniden şekillendirir. Anne babanın çocuğuna ayırdığı zaman, koyduğu sınırlar, kullandığı dil ve kendi davranışları, söylenen bütün öğütlerden daha güçlüdür. Bugün ekonomik sıkıntılar, çalışma hayatının yoğunluğu ve hayatın hızlanması aile içindeki iletişimi zorlaştırıyor. Fakat çocukların maddi ihtiyaçlarını karşılamak, onların bütün ihtiyaçlarını karşılamak anlamına gelmiyor. Çocuğun dinlenmeye, anlaşılmaya, sınır görmeye ve güven duymaya da ihtiyacı var. Ona pahalı bir telefon vermek kolay; onunla oturup hayat hakkında konuşmak daha zor. Oysa karakter çoğu zaman tam da bu konuşmaların içinde şekillenir.
Bu noktada öğretmenin sorumluluğunu da doğru yere koymak gerekir. Atatürk’ün öğretmene verdiği değer bugün hâlâ anlamını koruyor. Öğretmen, yalnızca ders anlatan kişi değildir; çocuğun düşünme biçimini, merakını ve dünyaya bakışını geliştirebilecek güçlü bir rehberdir. Ancak öğretmenden ailenin, toplumun ve devletin bütün eksiklerini tek başına düzeltmesini beklemek adil değildir. Öğretmen ne kadar iyi olursa olsun, karşısındaki çocuğun yaşadığı çevre sürekli ters yönde etkide bulunuyorsa eğitim mücadelesi zorlaşır. Bu yüzden öğretmenin gücünü arttırmak, aileyi güçlendirmek, okulu güvenli hâle getirmek ve çocuğu toplumun ortak sorumluluğu olarak görmek gerekir.
Belki de bugün yapmamız gereken, gençleri suçlamak yerine kendimize bakmaktır. Onlara başarıyı anlatırken vicdanı ne kadar anlattık? Özgürlükten söz ederken sorumluluğu ne kadar öğrettik? Güçlü olmalarını isterken güçsüzün yanında durmayı gösterebildik mi? Onlardan saygı beklerken kendi hayatımızda saygıyı koruduk mu? Teknolojiyi ellerine verirken onu kullanmanın sınırlarını öğrettik mi? Çocuklar, bizim söylediklerimizden çok yaşadığımız hayatın izlerini taşırlar. Bu yüzden yeni neslin sorunlarını konuşmak, aslında kendi çağımızın sorunlarını konuşmaktır.
Atatürk’ün sözünü bugün yeniden düşündüğümüzde, “eser” kelimesinin yalnızca öğretmeni değil, çocuğun çevresindeki bütün dünyayı ilgilendirdiğini görürüz. Yeni neslin karakteri sınıfta olduğu kadar evde, sokakta, ekranda ve toplumun ortak hayatında şekillenir. Bu nedenle sorumluluğu birbirimize devrederek bir yere varamayız. Anne baba çocuğuna örnek olacak, öğretmen bilgisini ve rehberliğini verecek, devlet bilimsel ve nitelikli eğitimi güvence altına alacak, toplum ise saygıyı ve dayanışmayı yeniden değer hâline getirecek.
Sonunda dönüp dolaşıp aynı sorunun karşısında kalıyoruz: Yeni nesil kimin eseri? Belki bu sorunun tek bir sahibi yoktur; fakat cevabın içinde hepimizin payı vardır. Bugün çocuklarımızın nasıl davranacağını yalnızca onların tercihleri değil, onlara bıraktığımız kültür belirleyecektir. Örfü körü körüne tekrarlamak değil, onun içindeki insanî değerleri yaşatmak; töreyi geçmişin katı kalıplarına hapsetmek değil, adalet ve sorumluluk duygusunu geleceğe taşımak; teknolojiyi reddetmek değil, onu insanın hizmetinde tutmak zorundayız. Çünkü bir milletin geleceği yalnızca okullarında değil, evlerinde, sokaklarında ve çocuklarının karakterinde kurulur.
Atatürk öğretmene güvendi; çünkü öğretmenin elindeki çocuğun yarının insanı olduğunu biliyordu. Bugün bize düşen ise öğretmeni bu ağır yükün altında yalnız bırakmamaktır. Çocuklarımızdan nasıl bir insan olmalarını istiyorsak, önce onlara nasıl bir dünya sunduğumuza bakmalıyız. Saygı istiyorsak saygıyı, merhamet istiyorsak merhameti, adalet istiyorsak adaleti yaşatmalıyız. Çünkü yeni nesil, yalnızca öğretmenin sınıfta verdiği derslerin değil, bizim bütün hayatımızın sonucudur. Belki de en ağır gerçek şudur: Yarın çocuklarımızın nasıl insanlar olacağını merak ediyorsak, bugün aynaya bakmamız yeterlidir.