Zaman Geçişleri
Gece soyunuyordu denize ve dolgun memelerini bırakıyordu serin sulara. Kıvrak bir düş, içinden geçi geçiveriyordu. Bir gemi, ışığında arıyordu dünleri.
Gözlerine sızan bakışların, rüzgârda tatlı tatlı savrulan saçlarını eline almış anılarını yazıyordu yaşanmayacak olan.
Varsın aksın saatler, yıldızların elâ bakışlarına. Nasılsa, sonunda şarap kokulu bir sokakta, salaş bir meyhanenin sarı lâmbasını yıldızlar kapatmayacak mı?
Kırılgan teninde bir alev nefesleniyordu. Yatsı namazını karşılayan sokulgan bir bulut, ibadet etmenin verdiği iç huzurla ve uzayan boyuyla güne yeni başlayan bir fahişenin arkasından bakıyordu. Ve sen, genç bir kızın hayallerini kucaklıyordun.
Babam düşerdi aklıma, temmuz güneşi sokakları ateşe verirken. Denizden gelen bir esinti, annemin gözlerindeki sevecenliği kumların üzerine bırakırdı.
Ve sonrasında mahallemizin güzel dullarından Nebahat'in kiraz rengi iri dudakları süpürürdü rüyalarımı, soluğu banyoda aldığım. Sabah olduğunda, camdan vuran ışık, yalnızlığımı koynuma yatırırdı da ben nasıl sarılacağımı bilemezdim. ''Olsun! Varsın,'' derdim. Daha doğrusu, demek zorunda kalırdım. ''Yalnızlığım, en azından benim. Nereye gidersem, yanımda gelecek'' derdim de lades kemiğini ikiye ayırırdım nar ağacının gölgesinde, toprağa kalp resmi çizerken. Sonrasında keskin bir yağmur gelir ve silerdi düşlerimin pembeliğini.
Rıhtımda insanlar yürürdü öbek öbek ve ben siluetini resmederdim denize gözbebeklerimle. Gökten bir tanrıça inerdi ellerime ve yalancı aynalar tutardı yüzüme ve sana duyduğum kıskançlık bir hortum gibi büyüyerek kıvrımlı dudaklarının kenarına otururdu. ''Yapma'' derdin. ''Neyi?'' derdim. ''Anlarsın'' derdin. Gün derdinden soldu ve su döktüm saçlarına, yetmedi yüzünde değişiklikler yaptım. Biraz sana benzemeye başladı. Dayanamadım, kör bir makası kalbime sapladım.
Düşlerim, ayaklarımın tabanında, yürüyordum daima. Seni sayıklardım (Halen sayıklıyorum) saniyeler canımı yakan bir kırbaçtan fırlarken.
Muavin, yol ücreti dediğinde elimi cebime atardım. Para çıkarır, verirdim muavine. An geçerdi ve sen yine dolmuşun buhar kaplı camına bir kelebek gibi konardın.
İhtiyar, aynı zamanda zayıf ve kamburu çıkmış dilenci acıyan gözlerle bana bakardı. Utanırdım ve arkamı dönerdim, bakışlarım O'na kilitli. Senli bir hatıra gelir, mendiline bağdaş kurup otururdu. Ve ben yere düşecek gibi duran gökyüzüne asılı Ay'ın, hiç olmazsa geceleri kulağına şarkılar fısıldamasına özenirdim.
Krallarla dövüşen padişahlar döneminde, Çingenelerin fallarında, narin parmakların boynumu okşardı ve ben parmaklarımdan kılıçlar yapardım da yel değirmenine saldırırdım. Kutsal bir mekândan dualar uzanırdı gökyüzüne doğru ve benden sana söylenen bir şiir, nefesinde hayat bulup kanat çırpardı maviliğe doğru.
Gece, yatağından kalkıp giyiniyordu bir fahişenin ter kokan göğüslerini, ıslanan kasıklarını, kirlenen umutlarını yıkadığı ve güneşin gökyüzünü işgale başladığı sıralarda ve ben halen yalnızlığıma kavuşmadan Nebahat'in gövdesinde at koşturuyordum.
Yüreğim kevgir...
28 kasım 2010 03.15 _ izmir çaysız_şekersiz ve bademsiz