Zamana Yazılan Hüzünlü Bir Mektup
Her şiirin başka şiirleri vardır.
Her hikâyenin başka hikâyeleri…
Her müziğin başka müzikleri…
Her romanın başka romanları…
Her sözün başka sözleri…
Belki de “her” ile başlayan her şeyin mutlaka bir “her çoğu” vardır. Düşüncelerin, anıların, sevinçlerin, hüzünlerin, aşkların…
Hayatın kuralı sanki budur.
Peki ya ölüm?
İşte o, çoğulu olmayan ender kelimelerden biridir. Tek gelir. Tek dokunur. Tek götürür.
Ama düşündükçe fark ediyorum ki belki ölümün de bir “her çoğu” vardır.
Çünkü bir insan ölür; ardından anıları çoğalır. Onu anlatan hikâyeler çoğalır. Özlemi çoğalır. Bir cümlesi yıllarca dilden dile dolaşır, bir bakışı çocuklarının yüzünde yaşamaya devam eder. Belki de ölümün çoğulu mezarlıklarda değil, hafızalarda saklıdır.
Geçenlerde pazar kahvaltısı için oğlum ve gelinime gitmiştim. Güzel bir kahvaltının ardından oğlumla balkona geçip sohbet etmeye başladık. (Onunla konuşmaktan her zaman büyük keyif alırım.) Bir ara bana hiç beklemediğim bir soru sordu:
“Baba, neden yazıyorsun? Şiir yazarken ya da herhangi bir şey kaleme alırken belirli bir amacın var mı?”
Bir an sustum.
Çünkü bu soruyu yıllar önce kendime de sormuştum. Belki onlarca kez… Ve her seferinde cevabın biraz değiştiğini fark etmiştim.
Sonra ona şöyle dedim:
“Yazarken kendimi iyi hissediyorum. Ama aklıma gelen her şeyi yazamıyorum. Çünkü insan bazen kendi cümlelerinin editörü, bir nevi otosansür uygulayıcısı olmak zorunda kalıyor. Bu biraz can yakıyor… Şiir, düzyazıya göre daha özgür görünse de insanın içinde kalanlar, kâğıda dökülenlerden her zaman daha fazladır.”
Biraz duraksadım.
“Asıl isteğim ise şu,” dedim.
“Okuyan kişi satırlarda beni değil, önce kendini bulsun. Bana ait sandığı duygunun aslında kendisine ait olduğunu fark etsin. Yazdıklarımın içinde dolaşırken kendi hayatına rastlasın. Çocuklarım ve torunlarım beni en çok kendi cümlelerimden tanısın. Kim bilir, belki de bir zaman sonra okuyucu benim yazdıklarımı okumayı bırakır; yazdıklarım okuyucuyu okumaya başlar.”
Sanırım yazmanın en güzel tarafı da bu.
Eve döndüğümde uzun süre bu sohbeti düşündüm.
Sonra kendime şu soruyu sordum:
Acaba insan neden yazar?
Cevabını tam bildiğimi söyleyemem.
Ama şunu hissediyorum…
Belki de insan zamana yenileceğini bildiği için yazar.
Bir iz bırakmak için değil sadece; yaşadığını inkâr etmemek için.
Bir gün yazılar da kaybolacaktır.
Kâğıt sararacak, mürekkep solacak, dijital arşivler sessizce silinecek. Bizi tanıyan son insan da bir gün bu dünyadan ayrılacak.
Ama biz yine de yazarız.
Çünkü yazmak, sonsuzluğa ulaşmanın değil, faniliği kabul etmenin en zarif biçimlerinden biridir.
Belki de her cümle, zamana bırakılmış küçük bir emanettir. Kimin okuyacağını, ne zaman okuyacağını, hatta okunup okunmayacağını bilemeyiz. Yine de yazarız.
Çünkü bazen bir insan, hiç tanımadığı başka bir insanın kalbine, yıllar sonra ulaşacağını umarak bırakır kelimelerini.
Belki yazmak, unutulmamak için değil; “Ben bu dünyadan geçtim.” diyebilmenin en sessiz yoludur.
Ve belki de asıl hüzün tam burada gizlidir.
İnsan ölür.
Kelimeler de ölür.
Yazı insanı ölümsüz yapmaz; yalnızca unutulmasını biraz geciktirir.
Ve belki de insan, faniliğini en çok yazarken kabul eder.
İşte bu yüzden, adına hayat dediğimiz o kısa yolculuk, yazıyla biraz daha anlam kazanır.
“Zaman herkesi susturur; bazı cümleleri biraz daha geç…”
Temmuz 2026
Antalya

