Boşluğun Alfabesi
Kalabalık bir şehirde kaybolan bir aşkın, kendi sesini bile unutan yaralı bir ruhun ve aralarında kalan o tarifsiz boşluğun hikâyesi.
Bir otobüs şoförü unutmuş gözlerinin rengini,
korna sesleri dağılıyor asfaltın çatlaklarında.
Bir sigara dumanıydı belki de geçen tren,
trenin ıslığında iki nefes arası mesafe.
Ellerimiz buluşunca eriyordu aynalar,
biz konuşurken sustu parmak uçlarımız.
Bir kadın doğuruyordu saatin tam altında;
doğan çocuk akrep ile yelkovan arası.
Aşk dediğin, bir ipek böceğinin
kendi kefenini dokumasıymış meğer.
Şimdi o kefenden sızan ışıklarda
kendi gözlerimi arıyorum
kendi gözlerimle.
Bir vapur düdüğünde saklıymış annemin saçları,
ıslak bir çarşaf dalgalanıyor iskelede.
Ben unuttum her şeyi
yeniden hatırlamak için.
Ve sonra bir leke düştü tam göğsümün ortasına,
içinde sönmüş o son sigara izmariti.
Ben hâlâ çiziyorum havaya
senin adını, hiç bilmediğim bir alfabeyle.
Şimdi bir çocuk ağlıyor tramvay durağında,
annesi değil de bir yankı sarıyor onu.
Ben o yankının tam kıyısında
kendi sesimi unutuyorum
kendi sesimle.
Meğer her şey
bir mendilin ucuna düğümlenmiş rüzgârmış;
biri savurur,
öbürü hiç esmemiş gibi dururmuş.
İşte o esmeyen rüzgârın sessizliğinde
bütün bir şehir bekliyor
aramızdaki o tarifsiz boşluğu