Fresh prose from the community
''Ispanağın pabucunu adaçayı dama attı. Adaçayında demir on kat daha fazla, derman oluyor.'' BASIN '' Kurutulmuş adaçayının demir içeriği bakımından pişmiş ıspa…
Yağlı hoşaf mı olur demeyin\ aklınızı peynir ekmekle yemeyin.\ Eski zamanların birinde, aşçılar kazanları iyi yıkamadıkları için o kazanlarda pişirilen hoşaflar…
-Bu kadar paraya olmaz?\ -Ne kadar istiyorsun?\ -Bak eğer yakalanırsam ben biterim. Madem bu kadar büyük riske atıyorum kendimi en az bunun on katını isterim.\ …
Çocuk gözüyle çaresizlik...
"Kaldırımların altına gömdük çığlığımızı; İstanbul şimdi kusuyor nefesimizi."
Kolektif alan bir enerji alanıdır. Karşılıklı “birim zaman emeklerin”, ihtiyaca ve yeteneklere göre paylaşılır olması işiydi. Bu, kolektif ahlaktı. Kolektif ahl…
Zihninde sürekli olarak başa dönen; durmadan, bıkmadan, yorulmadan dinlenen o şarkılar… Bir kentle bütünleşmiş, asfaltına sinmiş, sokak lambalarında yankılanmış…
Oysa aşk; tüm farklılıklara rağmen birlikten doğan o "biz" olma yolculuğu değil miydi?
Yazarken dolup taşanlardan, dolup taşarken yazanlardan geliyorum. Kalemimin mürekkebi gecenin kuytusunda amaçsızca kol gezerken ben cümlelerimi yine övgü çamaşı…
*Oslo’da eylülün son günü. Bisikletimle Vigeland Parkı’nın o heybetli dövme demir kapısının önündeyim. İkindi güneşi henüz şehri terk etmemiş. Direncinden taviz…
Gazeteciler...
Şansı yaver gitmeli bu hayatta.
\ Kör Şeytanı 30 Nisan 2015 yılında kaleme almış, Milliyet Blog, radikal Blog ve yerel gazete, Hür Işık Gazetesinde yayımlamıştım.\ Bugün Milliyet Blog sayfasın…
\ Anam var babam var bacım var diye sevinme hasta olduğunda başına bir hal geldiğinde gelip başında duracaklar diye övünme sonra başını taşlara vurursun abim va…
“ İnsanoğlu bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs ve telâş içinde koşarken, bastığı toprağın ve soluduğu nefesin farkına varamaz hale gelmiştir. Oysa hakiki akıl; nerede olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini idrak edip durması gereken yeri bilmektir.”
’’Ben varım ve buradayım’’ diye fısıldayana kadar kulağıma aşkın nağmesi, küllerin derdi olmaz sanırdım. Ne de olsa yanmıştı ve bitmişti… Bu, benim büyülenmiş d…
İNSAN GERİDE NE BIRAKIR? Bir ömür yaşadım. Sevinçlerim, kırgınlıklarım, güvendiğim insanlar ve özlediğim günler oldu. Zaman zaman sustum, zaman zaman anlatmak i…
Yaşanmışlıkların, yarım kalmış hayallerin ve kimseye anlatılamayan acıların öyküsü...
Ailemin tek rastafarisi benim….. Bir münzevinin yeryüzüne, özgürlüğe ve insan denilen o tuhaf mahlûkata dair gecikmiş itirafları…\ Ailemin tek Rastafarisi benim…
18 yaşında yetimliğin ve karşılıksız bir hayalin gölgesinde hakikati arayan bir delikanlıya; 37 yaşından, nasip olmuş mutlu bir yuvanın ve geçmişe duyulan minnetin pencereli cevabıdır.
Eve dönmek özüne dönmek. Eve dönmek kendine dönmek. Eve dönmek yüreğine dönmek. Eve dönmek sezgilerine dönmek. Eve dönmek sevgiye dönmek.
"İnsan kendi içindeki kaosu düzenlemeye çalıştıkça, dışarıdaki dünyayı darmadağın eder. -nietzche"
Ben o eve nasıl gideceğim, dedim ve bir taşın daha ağıdını yutup anneme kendi ellerimle uzattım. Ev aynı ev. Sıvası, harcı ve içindekileri ama acısı ve yarası h…
Kendi dünyasını yaratan küçük bir kız çocuğu, kitaplarıyla çok mutlu…
Son zamanlarda kitaplarda olsun mektuplarda olsun her tarafta karşıma çıkan iki önemli soruyu sizlere de sormak isterim; Okumaya nereden başlayalım ve neler oku…
“Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözü, yalnızca öğretmene verilmiş bir görev değil, bir milletin geleceğini kimin…
Pazar tezgahının kütle çekimser alanına giren özne, önce cüzdanındaki banknotların olmaması dalga dalga alamama fonksiyonunu çökerterek potansiyel varlığı nakdin olmaması somutluğa dönüştürür.
Bazı mekânların ruhu vardır.
Her insanın içinde kimsenin bilmediği bir hikâye, dilinde saklı bir dua vardır. En güzel şahidimiz, bizi yaratan Rabbimizdir.
Eski gelinlerin çilesi bitmez
Explore prose with images and video
Adını Ağustos böceğinden alan bu ayda sıcak bir yaz günün tüm kavurucu haşmeti yakıyordu ortalığı. Böyle bir günde okullar tatil olmuş ve ben Anadolu’nun bağrına yolculuk yapmıştım. Gittiğim yer doğunun Paris'i diye nitelenen Gakkoş’lar diyarı Elazığ'dı. Aslen oralı olmamama rağmen benim için apayrı yeri olan ve çocukluğumun tüm ihtişamını yaşayıp geçirdiğim bu yer benim başkentim, kale'mdir hala. Tatilim iyi ve göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş ve ailemle birlikte içimdeki buruk Veda’yla kendimi Adana 'ya giden bir tren katarında buluvermiştim. Memur bir aileye mensup olmam yaşam koşullarımızı belli ediyordu. Bir kompartımana yerleşmiştik. Altı kişilik olan bu yerde kâh oturuyor kâh koridorlarda sıkılmadan insan kalabalığı arasında yol bulup geziniyorduk. Kara Tren dağ ova tünel köy kasaba şehir deyip Anadolu’nun o kendine has güzelliklerini bize ücretsiz sunuyordu. Her istasyonda farklı bir yaşama alışık ve kültürümüzü bize tanıtan insanlarla karşılaşmak bana az da olsa ayrılığı unutturuyordu. Uğradığımız istasyonlar yöre halkıyla ve kendi yetiştirdikleri ürünlerini satmayla doluydu. Ne ararsak bulup alıyorduk yemek ihtiyaç sıkıntısı olmadan biz çocuklar neşeliydik. Güzelim, şehrimi geride bırakmış Malatya şehrini çıkmış ve K Maraş 'a bağlı şirin yer olan Pazarcık 'a gelmiştik. Burada makinist yolun kapalı olduğunu ve karşıdan gelecek olan treni bekleyeceklerini haber verdi. Bizde fırsat bilip istasyonda soğuk suyu olan bir çeşmeye ve bakkala koşup bir şeyler alacaktık. Babam ekmek, meyve vs ihtiyaçlar için para verdi. Ekmek dışında istenenleri hemen alıp geldim. Ekmek ise 200 metre arayla fırında vardı. Babam makiniste ekmek almaları gerektiğini ne kadar vakitleri olduğunu sordu. Ve benim gidip gelebileceğim cevabını aldı. Ben hemen büyük bir görev verilmiş edasıyla ok gibi fırlayıp istasyonu geride bıraktım. Fırın az yokuştu. İçeri dalıp Altı adet pide ekmek alıp aynı hızla döndüm. Tren hala istasyondaydı içeri girip bizim kompartımanı aradım taradım yok. Hay Allah az daha dikkatli baktım sanki değişik geldi. Tekrar trenden inip dışarıdan baktım. Belki babamlar beni görür diye yine gören yok. Ve o an içime zorla girmeye çalışan korkuyu fark ettim. Dışarı kovuyorum ama çıkmıyor Virüs olup bulaştı bir kere. İstasyon görevlisini bulup soruyorum bu tren Adana Treni mi diye. Ve acı gerçek korku bana gülüyor ve ben ağlamaklıyım. Sonunda istasyon görevlisi bana trenin az evvel gittiğini söylüyor ve çabuk davranırsam bir sonraki istasyonda yakalayabileceğimi söylüyor. Rastgele birine oradan geçen minibüslerin durağını soruyorum. Ben koşar adım giderken babamda istasyonda trene gelmediğimi ve trenin az beklemesini bize zamanın olduğunu söyleyen görevli memura yalvar yakar bir dille anlatmaya çalışıyor. Ama nafile tren bu arada kalkıyor. Makiniste durum anlatılıyor ve bir şey yapamayacağını söyleyen makinist pazarcık istasyona telgraf çekip durumu anlatıyor. Memurlar her yerde beni arıyor. Ben ise elimde ekmek ve az bir para üstüyle durakta minibüsteyim. Ama bir türlü gitmiyor ki bu minibüs çocuk yüreğim pırıltılı ve ürkek, az da gururla ağlamıyor. Benden başka yolcular var telaşımı gören soruyor durumumu yedinci kez anlatıyorum. Şoför halimi anlayıp gaz pedalına yükleniyor. Neyse yoldayız On veya On beş dakika arayla diğer istasyondayım. Bu tren istasyonu Pazarcık’tan bir sonraki Narlı tren istasyonuydu. Aceleyle istasyon görevlisini bulup tık nefes olanı bir çırpıda anlatıyorum. Durumdan haberdar olan görevliler bana beklersem akşam gelecek posta treniyle, Ya da ertesi gün gelecek yolcu Treniyle göndereceklerini söylüyorlar. Eğer beklemezsem üçüncü seçenek istasyonun az dışında bulunan karayolunda o yöne giden bir arabayla gidebileceğimi söylüyorlar. Üçüncü yol aklıma yatıyor. Fakat elimdeki ekmekten başka ne cebimde para nede üzerimde giysi var. Memurlar belki de yalan söylediğimi evden kaçtığımı her gün kaç kişiye böle yardım ettiklerini ve para veremeyeceklerini söylediler. Ancak dedikleri yer olan Gazi Antep, Kahraman Maraş ve Adana karayolu ayrımında bulunan benzin istasyonunda çalışan personele durumumu söylersem bana yardım edebileceklerini söylediler. Akşam olmakta beş parasız ve elimde ekmekle endişeli korkulara gebeydim çocuk aklımla. Tarlaları yara yara elimden ekmek düşüyor. Ayağımdaki terlikler kâh çıkıyor kâh nadasa bırakılan kara toprak parçaları ayağıma batıyordu. Ve ben artık sabırsızlığın, acının etkisiyle salya sümük ağlamaklıyım. Öyle böyle değil hüngür hüngür ağlıyorum. Güneşi boğmaya çalışan akşamın etrafa yaydığı gizemli kara korku ve içimdeki his bu ovada beni boğmaya çalışıyor. Düşüncelerle 4x4 bayrak yarışını sonunda ben kazandım. Dörtyol üstündeki benzin istasyonuna geldiğimde elimdeki ekmekler kupkuru olmuş ve ben kan ter içinde kalmıştım. Gecenin kara şövalyesi ışıklarını yakmış ve burası ışıl ışıldı. Oradaki çalışan personele soluksuz başımdan geçeni anlattım. Zaten iki kişiydiler gayet ciddi bir tavırla inanmışlardı. Ve galiba bu olaylar sık oluyordu ki bana tamam hallederiz dediler. Orda bir yer gösterip merak etmememi söylediler akşam saat yedi’de otobüsü oradan hep geçiyormuş. Beni o otobüsle göndereceklerini söylediler. Ben aç ama korkunun etkisiyle sanki karnı tok elimdeki ekmeklere bile bakmadan bir kenara ilişip yorgunluk sersemlikle beklemeye koyuldum. Ben oturup dinlenirken biraz rahatlamıştım. Oradakilerden biri gelen arabalara benzin dolduruyor diğeri de yakındaki Lastikçi, Lokanta, Büfe’den bazı insanlarla benim hakkımda konuşuyordu. Ben ya yoldan geçen arabaları sayıyor veya gelecek araba hangisidir diye hop oturuyor hop kalkıyordum. Bu gelip gitmeler arasında saatin sekiz olduğunu oradan birinin daha Adana’ya giden otobüsünün geçip geçmediğini istasyon görevlilerine sormasıyla öğrendim. Dayanamayıp bende ne vakit geleceğini sordum. Beş dakikaya orada olacağını öğrenince rahatladım. Sonunda kahramanım geldi. Ve oradaki iyi insanlar beni çağırarak otobüsün muavinine teslim edip benden para almamasını ve dikkat etmesini tembihlediler. Yine bana da oradaki esnaftan toplamış oldukları bir miktar parayı verdiler. Ve ben otobüsün en arka koltuklarından birine binerken elimdeki ekmekleri o iyi insanlara minnet duygusuyla verince bana bakıp gülüştüler. Tabi ben bir şey anlamamıştım. Koltuğa kendimi atar atmaz otobüs hareket etti. Ben yılların yorgunluğuyla uykuya dalmışım. Bir uyandım ki Kahraman Maraş otogarındayız dedi muavin. İhtiyaç molası için durmuşuz. Tuvalete gitmek için izin aldım. Acıktığımı fark ettim. Zengin olmanın etkisiyle de yiyecek bir şeyler almıştım. Nihayet gece yarısı saatler On iki otuzu gösterdiğinde otobüsümüz Adana otogarına girdi. O saatte oturduğumuz mahalleye vasıta yoktu. Ama bende para vardı. Hemen bir taksiye binip eve geldim. Harcamalarımdan sonra param yinede artmıştı. Ve kalan paramı da çok sevdiğim bir bisiklet almak sevinciyle sakladım. Evin önünde taksiden inip oturduğumuz dairenin zilini çaldım. Yaz olduğundan evin pencereleri açıktı bizimkilerin sesi hüzünlü bir şekilde geliyordu. Beni görünce hem şaşırdılar hem de sevindiler. Bende en başından sonuna kadar gururlu bir şekilde olayı ayrıntılarıyla anlattım. Şimdiyse otuz yıl aradan sonra sizlere yazmayı uygun buldum. Takdir ve bilgilerinize diyorum.
İstanbul’u anlatmak, coğrafi bir haritayı düzgün cümlelerle temize çekmek değildir; jiletle bilek keser gibi deşmektir bu kentin hafızasını. Bu şehir, düz çizgilerin, uslu kelimelerin ve planlı şehircilik masallarının sığabileceği bir gövdeye sahip değil. Burası, her sokağında ayrı bir faili meçhul kırgınlık, her caddesinde toplumsal bir cinnet barındıran devasa bir yeraltı laboratuvarı. Şairlerin uysal birer sevgili gibi sarıldığı bu kenti, Küçük İskender’in o hırçın, neon ışıklı gözlüğüyle, sokak sokak, semt semt cerahatini sıkarak incelemek gerekir.
Yolculuk, Anadolu yakasının o hep bir yere yetişmeye çalışan, isli Kadıköy iskelelerinden başlar. Deniz, vapur pervanelerinin dövdüğü o kirli ve yorgun rengiyle teslim eder sizi karaya. Hemen yukarıda Bahariye Caddesi, ağzında kırık bir tramvay yolu taşıyan o hırçın şair gibi dikilir karşınızda. O nostaljik tramvay rayları, aslında bu semtte aşktan ve hayattan hırpalanmış çocukların kalplerini ortadan ikiye bölen metal dikiş izleridir. Bahariye’nin sağından solundan fışkıran neon ışıkları, vitrinlerin arkasındaki o sahte mutlulukları döverken, ayaklarınız sizi kaçınılmaz olarak Akmar Pasajı’na indiren o loş merdivenlere götürür. Akmar, bu şehrin ergenlik intiharları, eski sahafların tozlu raflarında unutulmuş, adrese ulaşmamış mektuplarıdır. Ağır bir tütün kokusu, duvarlardan taşan metal müzik çığlıkları ve çocukluğunu ucuza satmış serserilerin ayak izleri birbirine karışır orada.
Adına Bozo dediğimiz nerden geldiği hakkında hiç malumat olmayan sarışın çilli yüzlü kimsesiz yetim yaşıtımız bir çocuk vardı. Bozo çocuğun parmakları Altı adetti ve asıl başka bir özelliğiyse ki ben buna Allah vergisi yetenek diyorum. Bozo gırtlağından koyun melemesi gibi bir ses çıkarmasıydı. İlk başlarda bu çocuğu arkadaşımız olmasıyla birlikte yerli halk bile merakla hayret ediyordu. Sokakta yürürken mesela kim görse yanına çağırıp lafa tutarak “Ula bozo hele bi bağırasın yav.” ardından koyun taklidi yaptırarak melemesini dinlerdi.
\-Kahveci Mehmet: Yeğen hele bi goyun kimi mele dinleyek.
Yaz demek Çukurova’da fakir fukara için çalışmaktı, nafaka toplamak, rızık aramaktı. Seksenli yıllara kadar gelmiş düzeni bozuk sistemi süre gelmiş alışkanlığını bir türlü değiştirmiyor aksine koruyordu hala. Ve öyle oldu da biz ötekiler için. Sabahları evin önündeki caddede insan seli birikir akar da akardı. Sağda solda homurdanarak parkeden bekleyen veya giden kamyon katarları ve bağrışarak telaşla koşuşturmayla bu kamyonlara binmeye çalışan ötekilerle dolup taşmaktaydı Yaşar Kemal’in toprakları. Yer yer irili ufaklı insan grupları ve başlarında bu zavallı ötekileştirilmişlerden nemalanan aç paragöz “ elçi” denen toprak ağalarının yardakçıları bulunurdu. Bu elçiler hem ağalardan hem de çalışmaya muhtaç insanlar üzerinden haksız pay çalardı, çalışmadan, emek sarf etmeden, ter dökmeden günlük kazançlarından. Her gün kan ter içinde tarla çapasında, ürün toplamada, toprak sulamada ve daha nice işlerde ırgat olarak çalıştırılan bu insanlar ağalarla anlaşmış elçiler tarafından daima sömürülmekteydi. Hak ettiği ücretin çok altında hem de günde on iki, on üç bazen de yerine göre on beş saat üstelik üzerinde elçi başının adı yazılı çalışanların adına “bilet” dedikleri bir kâğıt kupon karşılığına canlarını dişine takıp tırnak araları kan belleri bükük vaziyette günü tamamla dönerlerdi evlerine ırgatlar. Aç gözlü elçiler ağalardan aldıkları yüklü paraları Yaşar Kemal’in naçar ötekilerine sözüm ona utanmadan verirlerdi haklarını kendi usulünce. Üstünde adı yazılı elçi ırgata günlük verdiği biletler yirmi, otuz adet birikince bin bir nazla azar azar, ya da üç, beş bileti bölük pörçük halde paraya çevirip verirdi ırgata hak ediş dediği parasını. Ve bu sürüye bende yokluk belimi bükünce ister istemez katıldım çaresiz. Hem de zaman beni gönüllü yazdırmıştı kitabesine. Akşamdan annem öğlen yemeği için bir cam kavanoza sulu yemek, kahvaltı ve sebzelerden oluşan bir yolluk hazırladı. Ertesinde geceden sıkılıp buğulu nemli sıcak bir sabaha eşlik etmek için uyandım saat beş gibi daha yelkovan uyanmadan. Henüz çalıştığı simitçi fırınını açmamıştı evimizin köşesindeki “Tefşino” adlı Mardinli çocuk. İşçiler dahi birer ikişer gelmiş dükkân kepengine kafasını dayamış yarı uyuklar haldeydi. Benden evvel kalkan annem yolluğumu hazırlıyordu beni uyandırmaya kıymaya kıymaya. Çok zordu tarlalarda ırgat olarak çocuk yaşta çalışmak, ama hayat acımıyordu işte. Karmam daha evvel öğrenilmeden kalan dersleri bir an önce yaşatıp bir üst öğretilere geçmeye çabalıyordu sonunda. Giyinip anneme dışarıda bekleyeceğimi söyleyerek simit fırınının köşesinde ana caddeden bin bir küfürle yaşlanmışlıklarına bakmaksızın onları delicesine hor kullanan ve şoförlerine küfürlerini homurtularla serzenişçe belli eden kamyonları izleyip başladım saymaya. Gün ağarmış yine ortalık savaş alanına dönerken başında siyah eski bir şapka bulunan şalvarlı bir elçinin cılız sesli onayıyla kamyonun bir köşesine sinmiş yarı uykulu elimdeki azığımızla yol aldık bilinmeze şafakla. Koca kamyon dolduruyordu terkisini kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç demeden. Kuyrukları soğuktan kıçına sıkışık sokak itleri ıssız yerlerde rahatsızlığın bahanesiyle ha bire saldırıyordu yolların aşındırdığı kamyon lastiklerine. Geçtiğimiz yol üstlerinden alaza tutulmuş buram buram ekmek kokuları aç midelerden evvel istila ediyordu burunları. İki çeyrek saat yol aldıktan sonra bir yol üstünde nihayet durunca üstümüzdeki kamyon rüzgârı da kesildi istemeden. Başımı kaldırıp baktığımda sabahçı bir ekmek fırınının önünde koşuşturuyordu kucakları sıcak ekmekle dolu insanlar. Fırın ise bağrını odunla beslemiş ağzı alev alev yanan kapısından ekmekten evveli kokusunu yayıyordu etrafına sadistçe. Şoförle birlikte ön tarafa kurulmuş olan elçi başı gıcırtıyla açtığı kamyon kapısından atladı kısacık cılız şalvarlı boyuyla. Evvela otuz kırk tane sıcak ekmek siparişle yüz metre mesafeyle yandaki bakkaldansa iki kilo zeytin, üç kilo beyaz peynir, bir o kadar da helva satın alıp kamyon kasasına çıkarak kahvaltı ikramı bizden diyerek sundu bizlere. Kamyon daha harekete fırsat bulamadan ekmekler pay edilip sunulan kahvaltı büyük bir nimet sayılarak yenildi elçi başıyla birlikte eşit bir şekilde. Ardından canlandı karınları tok bedenli ötekiler. Ve başladı kimi ağızlarda tütün nefesler kimisinde de sıla hasretli türküler. Irgatların bedenlerini terk eden uyku yerini neşeye bırakmakla birlikte kamyonda bir düğün havası esmeye başlamıştı. On on beş dakika sonra yaşlı kamyon sanki ötekilerin bu halinden rahatsız olmuşçasına ana yoldan ayrılıp engebeli bir toprak yola girmekle kalmayıp kahvaltıya çağırmamasının hıncını onları sallayıp yalpalayıp silkeledi. Dağ başının bu kuş uçmaz kervan geçmez yerinde kıraç tarlalarda sadece esen seher yeli ürkütmüyordu. Çok değil bir süre sonra etrafı ıssız kıraç bin dönümlük yanı başında gür bir ağaç olan yol kenarı bir tarlada durdu yorgunluktan yaşlı kamyon. Tarlaya ilk ayak basan bodur elçinin sesi duyuldu. “De haydeeeyyy hayde son durağğğ analar bacilar beğleerr!...” Ve ardından yaşlı kamyon içindekileri hazmedemezcesine başladı kusmaya kadın, erkek, çocuk bir bir kazma değmemiş kıraç tarlaya. Ellerinde öğlen azıklarıyla insanlar arka kapağı açılan kamyondan istemeye istemeye inmeye çalışırken daha genç ve atikler atletikçe kızlara gösterişle kamyonun yanlardan habire. Tüm ırgatları bu ıssız yerde sürgüne bırakan kamyon neşeyle tırısa kalkıp tekrar gerisin geri kaybolmuştu toprak yoldan geldiği gibi. Ötekiler yavaş yavaş buharlaşan serinliğin yeri sıcağa bırakışının farkı hissiyle azıklarını ağaç gölgesine istifleyip bodur elçinin gür sesiyle etrafına toplandılar. “Herkez birer çapa alacağ namaza saf tutar halda yan yana dizülüp bir hattı (nadasa bırakılmış kıraç toprakta pulluğun açtığı iz, ark, yol veya hendek) alarağ çapa yaparağ tez başa güdecek. Kofik etmek yoğ arkanızdan taküpteyim haa. De hayden kolunuza kuvvet rast gele!...” Irgatlar güneşin yakıcı etkisini azaltmak için evvela başlarını kalın güneş geçirmez bir bez veya puşuyla kapladılar sonra kalın giyecekler giydiler. Bende kamyonda tanışıp sohbet ederek dost edindiğim kişilerin uyarısıyla aynı şekilde kapanıp bir çapa alarak bilinmezliğin, çaresizliğin sunduğu yaşamsal eksik dersleri öğrenmek adına bir kez daha ötekileştik insan kalabalığın ortasında karmamın sunduğunu öğrenmeyi bekledim bir gönüllüce. İlk başlarda çapa yapmak eğlenceliydi. Kader birliği yapmıştı yan yana dizilen kadın erkek çocuklar. Çapalarıyla sanki ellerindeki kanaviçeye sabırla hayallerini kazıyordu gerdanı beyaz genç kızlar. Ve erkekler her çapada atını bir adım daha sürüyordu yavuklusuna. Ben acemi çaylakça çok hızlı şekilde çapayı derinlere vurarak neşeyle kendimi ispatlarcasına öyle hızlı gidiyordum ki sonunda birlikte çalıştığım kişilerce uyarıldım. Çünkü daha gün yeni başlamış ve bu işin gücün yarını da vardı. Böyle devam edersem gün bitmeden benim biteceğimi usulüyle yavaş yavaş dinlenerek ve bir iki çapaya beş dakika doğrulup nefes alıp devam etmemi söylediler. Ki insanlar haklıydılar da gün çubuğun gölgesini aşmadan öğlene doğru yere eğik halde çalışmak bel ağrısı ve çapayı tutan ellerimin yavaş yavaş kızarmasıyla kendini gösteriyordu yorgunluk. Karışık gruptan bir kişi çoktan havlu atmış ilk kez yapmaya çalıştığı bu zor işi kabullenememişti çocuk bedeni. Baş ağrıları şiddetlenince elçi onu civarda bulunan tek ağacın altına gönderdi dinlenmesi için. Arada su içmek ve tuvalet ihtiyacı bahanesiyle mola veren ırgatları zaman çalıyorlar diye uyarıyordu elçi. Bir ara yaşıtımız gençlerle eğlence olsun diye yarışarak kimin daha evvel bulunduğu hattı bitireceği konusunda bahse tutuştuk. Hırs ve süratle on kişilik ekipte evvela başa gidendim ben. Ve tarlanın öbür ucunda hattı bitirip yarışı kazanmanın sevinciyle çapamı kaldırdım havaya. Dönüşte başka bir hattı yavaş ve dinlenerek çapalayarak tekrar ırgat grubunun yanına geldim. Elçi de yanıma yaklaşıp bana
O çapayı havaya niye kaldırdın?
*Oslo’da eylülün son günü. Bisikletimle Vigeland Parkı’nın o heybetli dövme demir kapısının önündeyim. İkindi güneşi henüz şehri terk etmemiş. Direncinden taviz vermeden yaprakların arasından süzülüp yoluma kırık altuni çizgiler düşürüyor.*
*Kapının ardında bir dinginlik bekliyor beni. Ne göreceğimi biliyorum ama bilmek taşın ağırlığını göğüslemeye yetmiyormuş. Bunu beş ay önce İstanbul’da, ağaçların yeni yeni yeşermeye başladığı bir nisan ortasında öğrendim. Şimdiyse kızılın, sarının, toprağın ve granitin iç içe geçtiği bambaşka bir âlemdeyim. Bir açık hava müzesinin içinde kendiliğinden yavaşlıyor adımlarım. “Acele etme, burası da aceleyle gezilecek bir yer değil,” dercesine.*
21 Ekim 1860 tarihinde ilk özel siyasi gazete olan Tercümanı Ahval’in yayın hayatına başlaması dolayısıyla, 21 Ekim Dünya '' GAZETECİLER '' günü olarak kutlanmaya başlanmıştır
Türk Tarihinde İlk Gazeteciler
Share a new story or essay and join the literature community.
A short guide to the writings page
Prose is literature's widest-breathing space: stories, essays, memoirs, travel writing and interviews meet under this roof. Read original pieces published by the Edebiyatla community.
Stories and essays come together through categories, the selection of the day and recent streams; writings are discovered in a single flow.
Publish your own piece and never miss new work from the writers you follow.
Yes. After signing in, you can publish from the story or essay creation page by adding a title, description and your text.
Pieces are shown in the relevant sections by publication time, selection status, category and community engagement.
Yes. You can add a cover image or a supported video link to your piece.