Tren Sesleri Sustuğunda
travmalar yağınca ülkenin boşluklarına
kurşun kadar ağır
göçüp gitmelisin
huzurun bilyeleri çaldığı mavi şehirlere
çocuk ellerinden gasp ettiğiniz o masum oyuncaklar
kızıl ateşlere dönünce
ve yağmur alev diye yağarken
çığlıkları bastıran korkunun yere düşen kan çoğullarına basmadan yürümek
zor
o kırmızıya dönen siyah ayakkabılarınızı
uzatınca bir boyacı sandığına
baktınız mı cebinizde kalan son kuruşa
ne kadar zor tahta çekmeceye düşürmek onu
ya elleriniz
ya da o beyaz gömleğiniz
sıçrarken kopçasından düğmeleriniz
vahim yalnızlıklar düşmüşken asfaltlara
sekerek koştuğunuz kemik parçalarına sırnaşmadan korkunuz
yaşıyorum işte buradayım demenin ağırlığı yükünüze düşerken
yere uzanmış bir bayrağa alnınızı silince
tren sesleri sustuğunda
kadavralar saymak
bir iki üç
sonra belki yüz
kim kimin yüzü bilmeden
korkunun gözü dikilince çığlığınıza
tanrıyı inkar ettiniz biliyorum
biliyorum şükretmediniz soluğunuzu ciğerinizde besleyen çam ağaçlarına
ateş topundan kaçışan ceket parçaları sarkıyordu dallarında
adak ağacı misali
evet
adak ağacıdır
savrulan her tırnak parçası
kozalaklara kan yapışınca
kırk yıllık türkülerimizi çalarken
o kuşağınıza bağladığınız o metal katil
uykumuzu bölüyordu halaylarımızın
uzun yollar kesişti ellerimiz nafakamızı pay ederken gazete sofralarında
çömelmiştik kimimiz
ölmeden önce
saçlarımız uyku mahmuru
gözlerimiz barış diye haykırıyordu dilimize
kimimizin dudağında sipsi
kimimiz şiir okuyorduk.....