Çocuk Musahip
Kar henüz yerde yatarken ve bakınca masum, dokununca zulüm yansıtırken bir şubat zamanı zemheride ben o sırada evimde soba başında çocuksu düşlerimle televizyon izliyordum. Oldum olası rahmetli Kemal Sunal ve tayfasının hayranıydım. Zaten benim kuşağın o elleri öpülesi adamları da sevmeme gibi bir lüksleri de olamazdı. Bu tayfa aslında hayatın acı gerçek yönlerini bize gırgır ve şamatayla yüzümüze çarpıyordu. Tayfası derken hayatı gırgıra alıp ders veren tüm komedyen sanatçılardan bahsediyorum. Sanırım topal ayın ilk günü yani şubat bir akşamı tek kanal televizyon yeni icat edilmişti. Akşam saat altı veya yedi açılarak On ikide kapanırdı. Saat On gibi yine Türk filmi izliyordum. Annemlerde çocuğunu evlendiren komşunun düğün öncesi kına gecesine davetliydiler. Ve ben çocuk aklımla o akşam ki sinemayı kınaya tercih etmiştim. Kına gecesi kız evinin önünde ve kadın erkek katılımıyla çok kalabalık olurdu. Nasılsa film biter öyle giderim dediysem de sonradan geç olduğu için gitmedim. Vakit hayli ilerlemiş gece yarısına ramak bir saatte kapı çalındı ve gelen annemdi. Çok sevinçli olduğu her halinden belli oluyordu. Bana müjdesi olduğunu bir solukta söyledi. Kına gecesine katılmam gerektiğini, damada musahip olmam için bizzat götürmeye geldiğini söyledi. Ben şaşırdım ki ne şaşırmak. Bizde musahiplik çok özel ve güzeldir, çocukta olsak özenirdik.
Büyüklük taslayıp gururlanır dururduk. 'Vay be musahip olmuşlar!' Diye hayretle imrenerek baktığımız çok fazla kişi vardı yaşantımızda. Neyse lafı dolandırıp uzatmadan konuya gireyim artık. Efendiimm bizim komşu oğlu meğerse teyzesinin kızıyla daha evvel nişanlanmış ben bunu hatırlamıyorum. Ama kızın gönlü hiç yokmuş. Kızı kaç kez istemeye gittiklerini de bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey kızı zorla bu çocuğa vermeleriydi. Neyse devam edeyim sürpriz musahip oluşuma. Kına gecesi kimi ve nasıl musahip yapmışlardı bilmiyorum. Daha evvelinden damatla yakın arkadaşı evvela birbirlerine teklifle musahipliklerini ilanla (Alevilikte yol kardeşliği) kabul etmişler canı gönülden. Her ne nasıl olmuşsa düğün günü gelip çatınca da bizim meçhul musahip ortadan kaybolmuş, damadı zorda bırakıp, sonra da kabul etmemiş musahipliği. O musahiplik ki her şeyden çok kutsal olandı. Haaaa yeri gelmişken hatırlamakta fayda var. Musahiplik bizde kardeş, ağabey olarak iyi, kötü günlerde hep birbirlerine destek olmak, her iki tarafında ailelerini koruyup kollamaktı. Sebebiyse yeni evlilere yardım etmek, evli çiftin birbirine anlatamadığını musahip anlatacak yaptıracak yardım edecekti. Çok ağır bir vebal-ı yük olan musahiplik sağdıçlıkla eş değerdir. Kısacası sağdıcın bizdeki ismi usul erkân tabiriyle yol kardeşliğidir musahiplik. Neyse sonunda annem beni apar topar evden alıp kına gecesine götürdü. Hırçın damat ve Nazlı gelini de orada ilk kez gördüm. Ailece tanışıyor uzaktan da olsa birbirimizi biliyoruz. Komikte olsa kaderin kirli puslu gün ve gecelerde bize oynayacağı oyunları biz asla bilmeyeceğiz anlamayacağız. Kısacası kına gecesinin sürpriz konuğu ve düğün sahiplerinin yeni musahipleri (sağdıcı) ben olacaktım. Annem komşularımızın çok iyi birileri olduğunu gitmez kabul etmezsem çok üzüleceklerini ve mağdur olacaklarını binlerce kez söyledi. Aslında annem bu musahiplik işine dünden razıydı. Komşulukları çok iyi olan bu aileye akraba olmak istiyordu. Ama bir gerçek vardı ki ben çocuktum. Bir çocuktan ne beklenir? Neyse sonunda istemeden de olsa televizyonun başından sürüklenip bin bir vaat nazlarla annem tarafından ikna edildim. Kına gecesi ne oldu ne bitti hiç hatırlamıyorum. Ama ertesi gün düğündü. Gelin ile damattan sonra ben düğünün baş aktörüydüm. Evvela damat evinden damatla düğün alayı eşliğinde gelinin bineceği kır beyaz renkli atı yularından tutmam kaydıyla kız evine gittik. Evet, süslenmiş bir At ile gittik. Şaşırmayın! Niye şaşırıyorsunuz ki? Böyle olur Anadolu da köy düğünleri. Şimdilerin gelin arabasından farkı yok. Yerler kar içinde pamuk tarlası gibi ve gelinin bineceği at süslenip bezenmişti. El işi örme örtüler gelinin oturacağı eyere serildi. Üzengi dizginler ve atın boynuna saç örgüsünü andıran renkli yün iplikler asıldı. Beygir her yürüdükçe boynunda çınlayan çıngırakla beraber kulaklarının iki yanındaki renkli örgüler sallanıyordu. Kuyruğuna da başında kuşlar olan uzun sarı kırmızı yeşil iplerden takılmıştı. Beygirin çok süslü olması sanki gelinle arasında güzellik çekişmesi var gibiydi. Kız evine vardığımızda davul ve klarnet daha da coşkulu çalmaya başladı. Gakkoş diyarı Harput düğünlerinin baş aktörü bizim alışık olduğumuz, hatta zaman zaman evlerimizde taklidini yaptığımız rahmetli Litto (Lütfü) kıvırarak oynamaya başladı. Halk arasında erkeklerin kadınımsı giysiler giyip kalçalarını kıvırarak oyun oynamasının adı köçekçedir. Anadolu’nun her yerinde özellikle de Kastamonu yöresinde daha çok oynayanlar vardır. Fakat içten içe birlikte yaşadığımız insanların hoşuna gitse de erkekler pek hoş karşılamıyor, oynadığı vakitte karşı çıkmayıp hayranlıkla seyrediyorlardı. Litto’nun ortaya çıkıp oynaması çocukları çığlık ve neşeye boğdu. Onlarda karlar üzerinde soğuğa aldırmadan onunla birlikte davul zurna eşliğinde Onu taklit ve hararetle sağa sola yalpalayarak oynuyorlardı. Düğün alayıyla birlikte gelen ve damadın akrabası olan biri süsleyerek getirdiğimiz gelinin bineceği atı kız evinin kapısına bağladı. Kız evi naz evi derler ya, bu lafı söyleyenler isabetli atış yapmışlar. Damadın yakınları uzun uğraşlardan sonra gelini çıkarmayı başardı. Gelin evden çıkarılıp bekleyen atın yanına getirilince AT’a binmesi için ayağını geçireceği üzengi demirine yerleştirdi. Ben ve damat geline koltuk altlarından yardımla at üstüne çıkarak eyere oturabilmesi için onu kaldırdık. Beyazlara bürünen al yanaklı gelin başındaki kırmızıya inat uzun kara örükleriyle süslenerek çok güzel görünüyordu. Bahtı karayı bir iki kez görmüşlüğüm dışında hiç konuşmamıştık, o ise hiç tanımıyordu son dakika golü halindeki musahibini. Öyle ki kapkara örüklerinin ucu yürekleri dağlıyordu. Sarı altın liralar boynunda gezintiye çıkmış sırasını bozmadan gerdanı süslüyordu. Gelin alayının en önlerinde Litto kıvırarak kendini kaptırmış davul zurna eşliğinde oynayarak yürüyordu. Davetliler ve ahali coşkuyla Litto’ya tempolu alkış tutarak bir yandan da yaptıkları kartopunu gülerek Litto’ya atarak önümüzde gidiyorlardı. Ben elimde kır beyaz atın dizginlerini tutup yanımda damat ile yaya yürüyor ve düşmemek içinde gayret ediyordum. Arkamda gelinin at üstünde kırmızı peçeyle kapalı yüzünü kimse görmüyordu. Biz adet gereği geline bakmıyorken, gelinde başı öne eğilmiş ağlamaklıydı. Arada arkaya dönüp gayri ihtiyari geline ve kalabalığa bakıyor çok büyük bir iş yapmışçasına gururlanıyordum. Gelinin evi eski ismi cami-i kebir olan bizlerin deyimiyle Kürt mahallesindeydi. Yani bizim Yukarı şehir Harput’a gelip ilk oturduğumuz evin az yukarısındaydı. Sara hatun camii meydanına çıkan caddeye ulaştığımızda davul zurna daha bir coşkuyla çaldı. Bu arada en önlerde Litto damat ve kardeşleri hem yürüyor hem oynayarak düşe kalka konvoy halinde ilerliyoruz. Meydanı geçip Cimşit hamamını solumuza ve top oynadığımız toprak sahayı da sağımıza alarak Nazar (Nadir) Baba’ya çıkan sokağa saptık. Bu arada beygir ses ve çalgıdan dolayı arada huysuzlanarak tırısa kalkıyor ki onu dizginlerden sıkı sıkıya tutuyordum. Hava kış soğuk ve buz gibi olmasına rağmen üşümüyorduk. Yürüdüğümüz ve neşeyle hoplaya zıplaya oynadığımız için terlemiştik. Yerlere baktığımda yürüyüşle gelin konvoyunun ardında kalan karlar ezilmiş ayak izleri eriyiklere sebep olmuştu. Harput’un merkezi cadde ve sokakları çok evveli belediyelik olduğu dönemlerde parke taş yerine belediyece betonla kaplandığı için yolun imarlı kısmı Nazar baba türbesi önünde bitiyordu. Zaten damadın oturacağı düğün evine de üç yüz metre var yoktu. Karşımızda düğün evini görüyorduk. Orada da pür telaş bir koşuşturmaca göze çarpmaktaydı. Arkadaşlarımda benimle yürümekten bıkınca toplanarak eve koştular. Nazar baba türbesine varınca az durup soluklandık. Davul zurna da durup tüm davetlilerin bize yetişmesini bekledi. Türbenin sağından bakınca bağ bahçelik derenin arkasında önce Üryan (tespihli)baba yatırı sonrasında Mezire'yi görüyorduk. Hele Eylülde yağmur sonrası oluşan siste buradaki manzara görülmeye değer. Tüm çocuklar mevsim sonuna kadar buraya aluç toplamaya gideriz. Neyse bir kaç dakikada düğün konvoyu toplanınca tekrar bir hareketlilik başladı. Litto kan ter içinde soluk soluğa yere çömelmişti. Henüz dinlenemeden kenarı işlemeli mendilin uçlarından tutarak keklik sekmesi figürüyle ayaklandı. Zaten yerler kar kaplı olduğundan yerlerin çamur olmaması bizim için güzel bir şanstı. Beklediğimiz davetliler çok büyük bir kalabalık oluşturmuştu. Eve gelin ve davetlilerle beraber varmak adetten sayılmaktaydı. Kız evinden itibaren konvoy boyunca annemi hiç görmedim. Belki de yanımdaydı da ben hatırlamıyorum. Davulcu tokmağı coşkuyla vururken klarnet peşinden bende buradayım varım dercesine tiz sesiyle neşe içinde yetişiyordu. Evin önüne gelince Litto bitmek bilmeyen enerjisiyle davula karşı kıvır kıvır oynarken davetlilerde etrafına etten çember oluşturarak beraber oynamaya koyuldular. Dam başına çıkmak eski bir gelenek olup adettendi. Bizi toprak dama çıkaracak ağaç merdivene tırmanan çocuklar sabırsızca bekliyordu. Önce damat sonra ben sırayla toprak dama çıkarak yan yana kol kola girdik. İkimizin de sol elinde birer mendil ve bu mendille yine adetten, töreden dolayı ağzımızı kapıyoruz. Anlamı bu evlilik, bağlılık süresince ailede ne olursa olsun gizli sır kalacak, asla hiç bir yerde söylenmeyecekti. Gelinde yüzü kırmızı peçeyle kapalı kır beyaz atın üstünden inmeden evin önünde tam altımızda duruyor. Biz damatla kol kola dam kenarına yaklaşıp elimizdeki kırmızı elmayı gelinin kafasına atıyoruz sırayla birer birer. Elma gelinin kafasına isabetle parçalandı. Elma atmak uğursuzluğu önlesin diye yapılan bir gelenekti. Sonrada çocuklar için bozuk para ve şeker atıyoruz. Burada şeker demişken en çok o dönemde bakkaldan ucu çubuklu horoz şeklindeki şekerleri ve tüp içindeki şokella çikolatayı severdim. Çocuklar ortalığı ansızın savaş alanına çevirmişti. Yerleri eşeleyerek karda kaybolan paraları arıyorlardı. Ganimet için çamura bulaşmış karda adeta birbirleriyle amansız mücadele ediyorlardı. Davul klarnet yeni çifte dualar eşliğinde önü ağaç dallarıyla çevrilmiş üstü açık avluya kadar takip etti. Gelin önde damat arkada yumruklar eşliğinde eski tahta kapıdan süzülerek loş karanlık odasına adım attı. Bu arada dışarıda halaylar çayda çıralar oynanıyordu. Ardından yemekler yenip içkiler içilirken geç saatlere kadar eğlenilip takılar takılarak düğünü bitirdik. Hazır yeri gelmişken düğün dediğimiz vakit ilk aklımıza rahmetli kasap Hacı varlık, pote Rıza, bağmancı Garip, Hozatlı Süleyman, Kör Munzur, Fehmi çavuş, Şoför İhsan emmi, Kara Mustafa ve düğünlere renk veren Litto aklıma gelenlerin bazılarıydı. Neyse düğünü fazla uzatmadan devam edelim. Düğünümüz tatlı bitti ama bakalım tatlıda devam edecek mi? Asıl önemlisi buydu. Tabii aradan zaman su misali akıp geçti. Ama öyle yıllar aylar değil iki hafta sonra ilk tepkiler ve ardından kavgalar başladı. Evet, evet bu kadar kısa sürede hem de. Ne bekliyordunuz ki? Sonunda görücü usulüyle yapılan zoraki bir evlilik vardı. Sırf akraba diye sevmeyen bir kız, sevilmeyen koca, dırdırcı teyze kaynana, zorla kurulan bir yuvaya yuva denirse tabi. Günlerden yine hafta sonu kahvaltıdan sonra hiç kaçırmadığım Kızılderili kovboy filmini seyrediyorum. Taze damat musahibin yeğenlerinden biri koşarak kan ter içinde bize geldi. Anneme yeni evlilerin kavga ettiğini, kaynananın söylendiği, gelininde cevap vermesinden ana kuzusu damadın ise onu dövdüğünü anneme söyledi. Damadın büyük yengesi kadın geline acımıştı. İlk evlendiği zaman kendisi de eşi ve ailesinden çok çekmişti. Şimdi hepsi de rahmetli oldular, Allah hepsine rahmet etsin ışıklar içinde yatsınlar. Damadın yengesi elinden bir şey gelmeyince haber uçuracak annemden beni oraya göndermesini istemişti. En azından on beş günlük gelin dayak yemeyecekti. Annem bana olayı anlatınca az da korkarak ya beni de döverlerse diye çekingenliğimi anlattım. Beni elinden geldiğince teselli etti öyle bir şeyin olmayacağını sadece aralarına girip kavgaya engel olmamı söyledi. Bende tabi bu sözlerle rahatladım. Annem bir şekilde huyuma giderek beni ikna etmeyi başarınca kendimi musahibimin evinde buldum. Kapıdan girdiğimde yaşlı kaynana söylenerek ortalıkta dolanmaktaydı. İçerisi kıştan ve basık tavanlı evin pencerelerinin küçüklüğünden dolayı loş karanlıktı. Etraf dağınık iç odadan gelin ve damadın bağrışmaları geliyordu. Taze gelin yerde yediği dayaktan bedeni sızılar içinde ağlayıp ben yaştaki çocuğun ayaklarına kapanarak elaman dileniyor yardım istiyordu. Ve o an çocukta olsam azcık aklımda erse tarifsiz duygulardayım. Keşke diyorum içimden acılı bakışlarımı körpe gelinde kilitleyerek. Keşke imkânım olsa da seni alıp çıkarabilsem kaderin sana layık gördüğü bu rezil yaşamdan. Ama yerdeki çocuk geline bakmaya içim elvermediği gibi üzüntüden başımı eğip sustum. Loş karanlık odanın acı dolu ortamında şimşek çakan gözlerle damada bakıyorum şimdi. Dağ gibi kuvvetli zapt edilmiyor gereksiz yere taze gelini anne sözüyle sebepsizce dövüyordu. Hemmide ceviz kabuğunu doldurmayan, kaynananın kıskançlık dolu bahanelerine kanarak. Neymiş efendim güya söz dinlemiyormuş. Nazlı gelin yerde saçı başı dağınık ağzı burnu kan dolu hırçın damat ayakta ikaz, uyarı tehditlerini savurmaktaydı. Ortalarında tedirginlikle beklerken beni büyük biri gibi gören damat daha şahlanmış ve heybetli şimdi. Aradayım kadına vurmaması için tüm gücümü kullanıyorum ama nafile çabalıyorum. Bu arada taze gelinde az değil, hazır cevaplılıkla o dayaklara rağmen kaynanasına karşılık veriyor ki yangına körükle gitmekte. Kaynanası da teyzesi oluyor ki büyük beddualar ediyor. Sonra da bana dönüp “mısayib suçum yoğ yooğ, nolur beni gurtar gurtaar.” diyordu. Ve damada olan öfkem yüreğimde ezikliğin çaresizliğin, kimsesizliğin dağlarında çığ oluyor. O an bu çelimsiz çaresiz genci, mahrem geçidime davetsiz misafir gelmişçesine tüm boranlar da boğmak istiyorum. Kara kuru çıban kaynanayı kara kışlarıma sürgün etmek istiyorum. Bir naçar gelinin yüreğinin yakınına semtine mıntıkasına gelmesini istemiyorum. Bedeni geceden kalma mor sızılarda sabi kara yazgılı gelini minik kollarımla sahiplenmek istiyorum. Kafasında kümelenmiş yumruk tepeleri öbek öbek aman dilemesi altındaki kara çulu bile aklaştırmıştı. Damat zindana düşmanını atmış, sanki kan davalısından güçlü kollarıyla hınç alıyordu. Nazlı gelin, oy nazlı gelin, oy yeni ümitlerini aklara düşürmek isterken zoraki kara çalan masum kadersizim. Ne suçun vardı da tanrı senin böyle yaşamana karar verdi ki sonraki günler böyle sürdü. İşte ben böyle yaşadım çocuk musahipliğimi. Nazlı gelin’ de hayallerini hep çamurlu suyla yıkadı ve hala da yıkıyor. Hırçın damat ise aslında uysal suçsuz yol bilmez cahil büyüklerinden ve çevredeki baskılardan öğrendi kocalığı evliliği. Duygusallığın çocuk dehlizinde annenin yaşadığı ezikliğin hesabını sorguluyor bir bakıma. Kaynanada suçsuz o yaşlı kadın ne yaşadıysa onu yaşatmaya aksetti. Çektiklerini çektirdi belki de zamanında yaşamışlığıyla bildiği buydu. İşte hal bu kimse suçlu değil aslında burada ne damat, ne gelin ne Kaynana teyze ve ne de ben suçluyum. Ki en sona kendimi koyuyorum. İzleyicisi olarak belki de yazdıklarımı dökecektim kâğıda. Kaderlerin sabah gün doğmadan yazıldığı gibi yaşamlarda silinip yeniden keşke yazılabilseydi. Keşke hırçın damat Nazlı gelin ve daha niceleri sevdiklerini alabilseydi. Geçmişten gelen yanlışlıklar ilelebet sürmeseydi. Ve keşke doğru bildiğimiz yanlışlarımızda başka hayatları boğmasaydık.