Kelimelerin Sığınağı
Kelimelerin Sığınağı
"Bazı insanlar yaşadıkları hayatı anlatmaz; yazdıkları satırlarda yeniden yaşarlar."
O, hayatı takvim yapraklarıyla değil, yüreğinde biriktirdiği izlerle ölçen insanlardandı.
Yürüdüğü yollar hiçbir zaman düz olmadı. Kimi zaman kalabalıkların ortasında yapayalnız kaldı, kimi zaman sessizliğin en derin kuytusunda kendini buldu. Kaybettikleri de oldu, vazgeçmeyi düşündüğü günler de... Ama umudu hiçbir zaman elinden bırakmadı. Çünkü insanı ayakta tutanın başına gelen fırtınalar değil, içindeki ışığı söndürmemek olduğunu biliyordu.
Onu tanıyanlar önce sessizliğini fark ederdi. Oysa bu sessizliğin sebebi söyleyecek sözünün olmaması değildi. Her kelimenin bir ruhu ve ağırlığı olduğuna inanıyordu. Konuşmaktan çok dinledi, anlatmaktan çok anlamaya çalıştı. Bu yüzden hayat ona herkesten farklı hikâyeler fısıldadı.
Yıllar ilerledikçe önemli bir gerçeği anladı. İnsan, yaşadıklarıyla değil, hatırladıklarıyla değişiyordu. Hafızanın taşıdığı her anı, ruhun duvarlarına sessizce işlenmiş bir izdi. Bu izler silinmiyor, yalnızca kelimelerini bekliyordu.
Bir akşam masasının üzerinde duran, yılların izini taşıyan ahşap kapaklı defteri açtı. Dışarıda hafif bir rüzgâr esiyor, şehir ışıkları gecenin koynunda usulca titriyordu. Bir süre pencerenin önünde durdu ve tanıdık sokaklara baktı. Ardından sessizce yerine oturdu.
Dolma kalemini eline aldı.
Kalemin ucu kâğıda değdiği anda zaman sanki yavaşladı.
İlk cümleyi yazdı:
"Hayat bana birçok şey öğretti; ben de öğrendiklerimi unutmamak için yazdım."
O anda yazmanın geçmişi değiştirmek olmadığını anladı. Yazmak, geçmişe hak ettiği yeri vermekti.
Kaleminden yalnızca mürekkep akmıyordu. Özlemler, bekleyişler, dostluklar, kırgınlıklar, affedişler ve yeniden ayağa kalkmayı öğrenen bir ömrün sessiz tanıklığı da satırlara dökülüyordu.
Her cümleyle içinden biraz eksiliyor, aynı zamanda biraz daha çoğalıyordu. Çünkü paylaşılan acılar hafifliyor, yazıya dönüşen hatıralar unutulmaktan kurtuluyordu.
Gece ilerledikçe defterin sayfalarından yükselen o tanıdık kâğıt kokusu odayı doldurdu. Her sayfa takvimden kopmuş eski bir günü hatırlatıyordu. Bazılarında çocukluğunun masumiyeti vardı, bazılarında dost sofralarının sıcaklığı, bazılarında ise sessizce uğurladığı insanların gölgesi...
Eski bir köstekli saatin tik takları odanın sessizliğine karışıyordu. Zaman artık karşısında bir rakip değil, eski bir dost gibi duruyordu. Çünkü artık ondan korkmuyordu. Yaşadıklarının kaybolmasına izin vermeyeceğini biliyordu.
Pencereden içeri giren serin rüzgâr sayfaları usulca çevirdi. Gözü yıllar önce yazdığı birkaç satıra takıldı. Gülümsedi.
İnsan bazen geçmişe dönmek için değil, ne kadar yol aldığını görebilmek için eski sayfaları okurdu.
O gün bir kez daha anladı ki insanı zenginleştiren, sahip oldukları değil; geride bıraktığı sevgi, vefa ve samimiyetti. Bir dostun omzuna bırakılan güven, zamanında söylenmiş içten bir teşekkür ve hiç unutulmayan bir selam... Asıl servet bunlardı.
Kalemini yeniden eline aldı ve bu kez geleceğe küçük bir not düştü:
"Kelimeler, insanın içindeki saklı bahçeye açılan en sessiz kapıdır. Yaşadıklarımı yazmasaydım, zamanın rüzgârı hepsini savurup götürecekti. Şimdi biliyorum ki yazılan her satır, hayata edilmiş içten bir teşekkürdür."
Son noktayı koydu.
Kaleminin kapağını kapattı.
Defteri iki eliyle kavrayıp göğsüne bastırdı.
Pencerenin önüne geçti ve gökyüzündeki yıldızlara baktı. Her ışık ona yazdığı bir cümleyi hatırlatıyordu.
Artık hafızasının unutma telaşı yoktu.
Çünkü yaşadığı her şey hak ettiği güvenli limana çoktan ulaşmıştı.
O limanın adı kelimelerdi.
Belki de onun bütün hikâyesi tek bir cümlede saklıydı:
O, ömrünü yazıya değil; yazıyı ömrüne dönüştürmeye çalışan bir insandı.
Çünkü bazı hayatlar yaşanır; bazıları ise yazılarak sonsuzlaşır.