Kişilik (Ay Kırık Şavka Bakarken) (I/III)
Mağazayı kapatacaktı. Genelde saat ondan önce kapatmazlardı fakat bu akşam hem yağmur çok şiddetli yağıyordu hem de Kerim, kendini bir an önce dışarı atmak, yağmurda yürümek, kendini dinlemek daha ziyadesiyle dinlendirmek istiyordu. Yalnız kalmayı özlemişti. Bu anlarda hayatın ve varoluşunun anlamını sorguluyordu. Yaşamanın daha doğrusu yaşayamamanın... Kayan yıldızları, yitirilen umutları, dünyanın adaletsizliğini, sömürenlerin sermayelerini gün geçtikçe artırmasını, açlığı, İstanbul'un şaşasını ve arka sokaklarını... Yüreğine atılan çizikleri, artan acıları, hayatına girenlerin bıraktıkları ve zaman geçtikçe koyulaşarak derinleşen lekeleri, nefes almanın gereksizliğini gri, mavi, siyah bulutlara anlatıyor, cevaplamaktan korktuğu sorularına yıldızlarla yanıtlar arıyor, Ay'ın mahzun yüzündeki katmerlere kendisininmişçesine sahipleniyordu.
Çalışanları erken göndermiş, kendisi de yazar kasadan tam gün sonu hesabını alıp çıkacakken O'nu fark etti. Telaşlı bir hali vardı, tasalı, heyecanlıydı; sanki bir yere gecikmiş gibi aceleyle vitrine bakıyordu. Ürkek bir güvercin yavrusunu anımsatan silueti mağazanın camından içeri yansıyordu. Sonrasında kapının açılışı ve onun içeriye kuğu gibi süzülmesi... Derken arka taraftan saç kurutma makinesini alması.
Onun yağmur kokan ıslak saçlarını eline aldı, makinenin üflediği sıcak havayla beraber keyifle her teli tek tek kurutuyordu. Kerim'in parmaklarından kuruyarak özgürlüğüne kavuşan saç telleri ise gelen havanın da etkisiyle Elif'in yüzüne sevinç buseleri konduruyordu. 'Islak siyah saçları sobada tutuşan kömür gibi parıldıyor. Hele gözleri, bir şehir gibi insanın içine sokulan bakışları' diye düşünürken Kerim, Elif'in can havliyle bağırmasıyla kendine gelerek düşlerinin sıcaklığından gecenin gerçeğine döndü. Saç kurutma makinesi kızın yıldızsız geceleri anımsatan uzun kirpiklerini yakmıştı. Kerim bunu nasıl başardığını anlayamayan bir yüz ifadesiyle:
- Canınız çok mu acıdı? Diye sordu biraz da mahcup bir ifadeyle. Hâlbuki Elif'i ilk gördüğünde ne kadar da çok kendine güveniyordu. Bir müşteri temsilcisi daima güler yüzlü, samimi, sakin ve kendine güvenli bir duruş sergilemeli, karşısındakine pozitif enerji aktarmalıydı. Müşteri, kendini evinde gibi hissetmeli, satıcıyı pazarlamacı olarak değil fikir alabileceği bir arkadaş olarak görmeliydi. Müşteri mağazada ne kadar çok zaman geçirirse, para harcama miktarı da o kadar artardı. Müşterinin gözlerinin içine bakılacaktı. Dı... Dı... Kerim tüm bunları düşünürken bir an ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırdı, eli ayağına dolaştı. Çalıştığı firmanın işe başlarken kursta öğrettikleri tüm bilgiler şişman bir balonun içinde gökyüzüne doğru uçmuştu. Yüzü kızardı, elleri titredi, yutkundu. Darağacındaki tüm sözcükleri unutmuştu. 'Hıı! Iıı!' gibi karşısındakinde tebessüm yaratan birkaç harf topluluğu dudaklarından kontrolsüzce döküldü. Kızın gülümsemesiyle, Kerim, gökyüzünden birkaç yıldızın firar ederek Elif'in gözbebeklerine yerleştiğini düşündü. Diğer taraftan da giderayak bu tatlı kızla karşılaşmaktan tuhaf bir hoşnutluk duymuştu. Kız çok doğaldı, içten, samimi bir hali vardı. Yüzünde gizemli bir ifade dolaşıyor, ondan aldığı içtenliği getirip karşısındakinin yüreğine bırakıyordu. Vücuduna yapışan gömleğinden beliren hatları dolguncaydı, bu hali onu daha da dişileştiriyordu. Dudakları, özellikle alt dudağı çok diriydi, hele rengi, kırmızının tüm tonları iki dudağına yayılmış gelincik tarlasını andırıyordu. Geceleri insanı özleme sokan, içini ateşleyen, davetkâr koyu kırmızıdan, bir çocuğun masumluğunu anımsatan açık kırmızıya kadar. Pembeleşen yüzü sanki usta bir ressamın tuvalinden fırlamıştı. Kerim ondan etkilenmişti, nedenini tam kestiremese de. Acaba çıktığı biri var mıydı?
Bir kızla en son iki yıl önce ilişki yaşamıştı. Son, her zamanki gibi hüsran olmuş, kızdan soğumuş ve bir veda bile etmeden ayrılmıştı. Uzun zamandır saf bir aşka, sevgiye, sadakate ve mutlu bir beraberliğe inanmıyordu. Özellikle mağazaya gelen bayanların ona bakışlarını, onunla beraber olmak istediklerini görüp hissettikçe, onlarla arkadaşlık yapmaya korkuyordu, bir de annesini...
Evet! O, gözü gibi sevdiği, yıllarca memesini emdiği, soğuk kış geceleri kucağında güvenlice uyuduğu, hastalandığında sabahlara kadar uyanık başında bekleyen annesini bir adamın kucağında çıplak gördüğünden beri kadınlara güvenemiyordu. Babasına acıyor, üzülüyordu; fakat gördüklerini, yaşadığı depremi babasına anlatamıyordu. Nasıl anlatabilirdi ki? Zavallı babası bunları hiç hak etmiyordu. Ve o hayatını yaşamaya devam ediyordu. İşte hayatın acımasızlığı, aldatmacaları buradaydı. O akşam, annesine sürpriz yapmak için habersizce eve gelmiş, anahtarıyla dış kapıyı açmıştı. Evde anlamlandıramadığı bir sessizlik, havada asılı gizli bir gerginlik vardı. Ev boş gibi görünüyordu. Annesine bakmış, hiçbir yerde bulamayınca yatak odasının kapısına gelmişti. Kapının arkasından sevişme sesleri, inlemeler geliyordu, hâlbuki babasıyla eve gelmeden önce telefonda görüşmüş, babası bir iş görüşmesi için İstanbul dışına çıkmıştı. O halde içeride annesiyle beraber olan kimdi? Önce rüya gördüğünü düşündü, olayların bir hayal olduğunu, biraz sonra sıcak yatağında uyanacağını ve odadan annesi ile babasının beraberce kahkahalarla çıkacaklarını sandı.
Kerim modern bir ailede yetişmişti. Annesi ile babası kendisi evdeyken kaç defa yatak odalarına çekilmişlerdi. Onun yanında annesi babasının kucağına oturur ya da çekinmeden öpüşürlerdi. O, evde kavgadan çok sevgiyi, karşılıklı saygıyı, hoşgörüyü, demokrasiyi görmüştü. Yine de merakını, şüphesini yenemeyerek dipte olan yatak odasının sarı yaldızlı kapı kulpunu yavaşça çevirmişti. Ve annesi, karyolada tanımadığı bir adamın kucağında çırılçıplak oturuyordu. Kerim için o an, zaman durmuştu, dünya sadece onun başı üstünde dönüyor, karabasanlar boğazına sarılmış, durmadan sıkıyorlardı. Siyah ve patlak gözleri olan biri sivri bıçağını kalbine saplayıp kahkaha atıyordu. Sanki gizli bir el tarafından boğuluyordu. Dalgalar geliyordu üzerine, sular onu bir güreşçinin rakibini yere çarpması gibi çarpıyor, hareketsiz bırakıyor, tüketiyordu. Başı dönüyor, uğulduyordu. Nasıl olduysa bir an annesiyle göz göze geldiler. Koşarak evi terk etmişti. Sokağa kendini attığında uzun süre nefessiz kalmıştı, ne yapacağını düşünemiyor, arabaların seslerine, sokağın gürültüsüne annesinin iniltileri, hareketleri, çıplak bedeni, tanımadığı adamın kalın gövdesi, kaba kolları, hayvansı elleri karışıyordu. Kusacak gibi olmuştu, midesi sahili döven dalgalar gibi ağzına ağzına geliyor, gözü kararıyordu.
Aklında kalan son sahne annesinin anlamını halen çözemediği bakışlarla ona bakmasıydı. Kim bilir belki de hiç bir kadına güvenme demek istedi o bakışlarıyla ya da sahip olduğu kadınla her zaman ilgilenmesini söylüyordu. O bakışlarda gizli bir hüzün, mutsuzluğun çığlığı, işlenen günahın ağırlığı, yapılan ihanetin mağlûbiyeti, aldatmalara karışan aldanışların acısı, pişmanlıklar, ket vurulmamış duygular vardı. Bilemiyordu, o günden sonra annesiyle göz göze gelmiyor, eve mümkün olduğunca gitmiyordu. Zaten o olaydan iki yıl önce, bekâr evine çıkmış, kendi ayakları üzerinde durmaya başlamıştı. Yaşı otuz bir olmuştu. İstanbul ekmek, su, para vermesine rağmen mutluluk ve huzur vermemişti. İnsanlara olan güveni bozuk bir para gibi harcanmış, kendisine olan güvenini yitirmiş, kendini toplumdan soyutlamıştı. Acaba bu kız, karşısında duran şu ceylan yavrusu bakışlarıyla, gözbebeklerinde gezinen yıldızların ışıltısının yüzünü aydınlattığı şu kız kimin şanslı gülüydü? Nasıl da masum bir duruşu vardı. Kerim gözlerine hakim olamıyor, kendini onu seyretmekten alıkoyamıyordu.
Kerim bir hayalden diğerine yelken açıyordu, hâlbuki burada günde bu kız gibi onlarcası geliyor, çoğu deniz mavisi gözlerinden kendilerini alamıyor, Kerim'in umut dolu bir hareketini bekleyip bir şekilde muhakkak telefon numaralarını boş yere bırakıyorlardı. Bu kızda farklı olan ne vardı? Yoksa günün yorgunluğu ile yağmurun getirdiği romantizm mi farklılık yaratmıştı? Ya da bakışlarının derinliğinde oynaşan yıldızların cazibesi mi? Ya babasının durumu, ona nasıl anlatırdı annesinin aldattığını. Acaba halen annesi o adama gidiyor muydu? Gidiyor muydu? Kızın uzun ince parmaklarında alyans yoktu. Bakımlı tırnaklarına kırmızı oje sürmüştü.
16 kasım 2011 20:21 _izmir çaysız_şekersiz ve bademsiz