Kişilik/Ay Kırık Şavka Bakarken-I / IV
This piece was featured as the selection of the day on 03.11.2013.
Sabah güneşinin çıplak cama vurmasıyla Elif yorgun göz kapaklarını hafifçe araladı. İstanbul'un kasım güneşi geceyi esir almış, yağmurun camda bıraktığı izleri kurutarak hafif çamurlu lekelere dönüştürmüştü. Elif bakışlarını önce cama yönlendirdi, yansıyan gün ışığı gözlerini kamaştırdı, kısık bakışlarıyla beyaz tavanda sallanır gibi duran, sanki üzerine düşecek gibi görünen vişneçürüğü rengindeki uzun flüoresan lâmbaya baktı, nerede olduğunu hatırladı, çıplak bedeninde ufak ellerini dolaştırdı, burnuna ter, viski, sevişme, ten, gece, sıcak ve meni kokusu geldi. Saçları yastığının üzerinde dağınık, teni terliydi, hafifçe sağa dönünce erkeğinin geceden kalma tıraşsız kuru yüzünü gördü. Üç yıldır birlikte olduğu yüzü. İlk ne zaman tanışmışlardı, ilk gülü ne zaman almıştı, ilk ne zaman beraber olmuşlardı? Gözleri kapalıydı, her nefes alışta kıllı göğsü huzurlu bir şekilde kalkıyor, nefes verişte burnundan çıkan tıss sesiyle beraber iniyordu. Çarşafın örttüğü bedeni çıplaktı, hatta çırılçıplak.
Elif bir an hüzünlendi. Hayatını düşündü. Geçmişinde fazla kalamadı, an'ı hızla geçti ve geleceğine sisli bir bulutun ardından baktı. Zaman hızla akıyordu. Otuzlu yıllara girmesinde şunun şurasında bir yıl kalmıştı. Elif, yaşadığı hayatı ne zamandır sorguluyordu, Suat'la yaşadıklarını. Üç yıl geçmişti tanışmalarının üzerinden. Suat ne evlenme teklif etmişti ne de bununla ilgili bir şey hissettirmişti. Biliyordu ki O, Elif'ten bıktığı, sıkıldığı an ayrılacaktı, ne bir sorumluluğu ne de bir vefa borcu olacaktı. Elif onunla beraber olmaktan mutluydu ama iç dünyasını hafifçe araladığında aradığı erkeğin o olmadığını hissediyor, ama sebeplerini tam olarak çözemiyordu. Bu ilişkide eksik bir şeyler vardı. Sanki ikisi birbirini tamamlamaktan ziyade ihtiyaçlarına çare olmak için beraberdiler ve bir yere kadar birbirlerini tamamlasalar da an geliyor Elif ondan çok uzaklarda olduğunu ve derinliklerindeki duygularının doymadığını, doyurulmadığını hissediyordu. Eksik kalan, tamamlanmayan bir şeyler vardı aralarında. Ya da geçemedikleri. Ördükleri bir duvar ve o duvarın ardında yalnızlığı yaşayan iki kişi ya da en azından Elif.
Sonuçta tüm erkeklerin aynı olduğunu biliyordu Elif. Önce güzel sözlerle gönüllerinde taht kuruyorlardı. Sonrasında ortamı ısıtıp kaleyi ele geçiriyorlar ve arkasından ilgisizlik başlıyordu. Sanki günler, aylarca peşinde koşanlar bunlar değilmiş gibi sıkılmalar, aramamalar. Hele yatakta. Sevişiyorlar ve daha sonra sırtını dönüp uyuyorlardı. Çevresinde kaç kadından bu tür şikâyetler duymuştu. Sevişmeden sonra en fazla bir sigara yakma, gözler yarı açıkken öylesine birkaç öpücük ve arkasından uyumaya geçiş pozisyonu.
Hâlbuki ne vardı sanki seviştikten sonra şöyle sabaha kadar erkeğinin kucağında yatabilse, erkeği bıkıp usanmadan elleriyle onu sevse, tüm bedenini okşasa, güzel sevgi sözcüklerini kulağına fısıldasa. Suat, yüzüne dökülen saçlarını toplasa, yanaklarına dokunsa, boynuna sıcak buseler kondursa... Ya da kalkıp şöyle davetkâr Ay'ı, neşeli çığlıklarla gökyüzünü aydınlatan yıldızları, duru gökyüzünü, çocuklaşan bulutları, soluklanmaya çağıran karşı tepeleri, gelinliğin içinden bakan boğazı seyretseler... Havada uçan pamuklar arasında yastık kavgası yapsalar. Yatağın içinde oturup masum çocukluklarını anlatsalar, neşeli bayram sabahlarını, okul yıllarını, kanayan acılarını, mavi mutluluklarını, geçmişlerinin dolambaçlı yollarını, annelerinin lezzetli yemeklerini, sıcak böreklerini, doyumsuz tatlılarını, babalarının gizli gizli sevmelerini, ilk aşklarının masumluklarını, gizli bakışmalarını, okuldan yırtmalarını, gelecekten beklentilerini, yaşlılıklarında yaşayacakları bayram sabahlarını, kahkahalarla gülecekleri sakarlıklarını, hüzünle bakışacakları, birbirine sarılarak paylaşacakları sıkıntıları, günün yorgunluğunu, ağdanın nasıl yapıldığını, güzel bir yaz tatilinin hayallerini. Ne bileyim beraber duş alsalar, birbirini yıkasalar. Suat onun kadın sorunlarıyla ilgilense, meselâ pürüzsüz bacaklarını sevmenin yanında ağda yapmasına yardımcı olsa, hiç olmazsa ağda yaparken seyretse. O sakızı çekerken ki acısını paylaşsa. O, Suat tıraş olurken yüzünün her yerini köpük yapsa. Bir sabah kırmızı bir gül eşliğinde taze portakal suyu, rafadan yumurtası, peyniri, kızarmış ekmeği hazır bir kahvaltıyı yatağını getirip öpücük yağmuruyla onu uyandırsa, şöyle mis gibi kokan kızarmış ekmeğin üzerine tereyağı ve onun üzerine halis Karakoçan balını sürerek kendi elleriyle yedirse hatta o baldan Elif'in yanağına sürüp öpse... Ya da bir kadeh şarap eşliğinde hüzünlü bir zenci şarkıcının gırtlaktan söylediği sevgiyi anlatan bir şarkıda dans etseler, çırılçıplak. Elif çırılçıplak sözünü kendi kendine söyleyince birden içinde vahşi duyguların dalgalandığını hissetti, yanında yatan adamı arzuladı, elini çarşafın altından erkeğinin uyuyan tenine uzattı, ellerini yukarıdan aşağıya doğru gezdirdi, erkeğinin kasıklarına gelince bir an orada durakladı. Birden Suat gözlerini açtı ve onu hızlıca kendine doğru çekti!
Elif çocukluğunu doya doya yaşamıştı. Seksen ihtilalinden hemen iki gün sonra, on dört eylülde gözlerini dünyaya açmış. Ah! O eylül ayları. Ne aydınlar gitmiş, ne şiirler, romanlar yazılmıştı adına. Sarı yapraklar, nefessiz darağaçları, yaşama son veren idamlar, yarım kalan aşklar, tüketilen sevdalar, acımasız ayrılıklar, kederli kayıplar, içle hesaplaşmalar, yanılgılar, ihbarlar, yangınlar... Geride kalan anneler, babalar, kardeşler ve de kadınlar. Kimisi sevgili, kimisi eş gözü yaşlı kadınlar... Ve de ihtilâl. Ülkenin yok olan, yok edilen aydınları. Yıllarca cezaevlerinde tutulan, geceler boyu süren işkencelere maruz kalan aydınlar. Tırnakları sökülen, dövülen, cereyan verilen, coplanan, cop sokulan, zincirlenen, yaraları tuzlanarak keçilere yalatılan, daracık odada aylar boyu tek başına yatırılan gençler, aydınlar. Belki de yanılıyordu. Devlet, o yaralara tuz dökerek keçilerin bile damak zevkini düşünüyorsa, muhakkak o aydınları, gençleri dışarıda zarar görmesinler diye koruma altına almıştır cezaevlerinde! Orada, daha rahat çalışma ortamı bulurlardı. Karılarının işleriyle ilgilenmelerle, çocukların derslerine yardımlarla akrabaları ziyaretlerle, arkadaşlarıyla şöyle iki tek atıp ülkenin meselelerini konuşmalarla, şiir okuyup hikâye anlatmalarla, fıkralara kahkaha atmalarla boş yere vakitlerini harcamayacaklardı. Bol bol yakılacak kitaplar yazabilirlerdi. Türkiye'nin kaderi değişmiyordu. Zaman geçiyor, hükümetler kuruluyor; başbakanlar değişiyor fakat aydınların, düşünürlerin sonu değişmiyordu. Ve ne hazindir ki halkımızın olaylara bakış açısı da değişmiyor, Avrupa'yı on altıncı yüzyılda ziyaret eden aydınlanma nedense ülkemize gelmiyor ve ısrarla tarih tekerrürden ibaret oluyordu. Babası bazen gazetelerin eski tarihli baskılarını okuturdu Elif'e. On yıl, yirmi yıl, otuz yıl önce gazetelerde yazan konularla şimdiki konular hemen hemen aynıydı. Değişen tek şey, sözcüklerdi. Bir de isimler.
Ufacık doğmuş Elif, minnacık. Görenler yaşamaz diye düşündükçe o annesinin süt dolu memelerini asılıyor, durmadan emiyormuş annesinin anlattığına göre. Ah! Annesi. Evlat özlemiyle yıllardır gözlerinde yaş, ciğerinde evladının kokusu eksilmedi. Minicik burnunun tam üzerinde bir beni varmış. O beni, Suat çok severdi. Neşeli olduğu zamanlar, gelip burnunu o benin üzerinde tutar, işaret parmağının etli kısmıyla dokunur, bazen dakikalarca öperdi. İşte o zamanlar Elif kendini gökyüzünde bulutların üzerinde bulurdu. Sevildiğini düşünür, içinde akan nehirler denizlere ulaşırdı. Küçük benlerden ayrıca sağ omzunda hemen boynunun başlangıcında, sol göğsünün hemen üzerinde, belinin hemen solunda ve sağ kalçasının üzerinde de vardı. Suat'ın onları da sevmesi çok hoşuna gidiyordu.
Küçükken çok hareketliymiş. Yedinci ayda emeklemeye, on birinci ayda yürümeye başlamış. Tabii, o kadar hareketliliğin sonucu olarak bir defa sağ ayağı kırılmış. Bahçelerindeki dut ağacından düşmüş. O zaman beş yaşındaymış. Elif o anları hayal meyal hatırlıyor. Alçıya almışlar. Allahtan okula başlamamıştı ayağının kırıldığı zamanlar.
Ailenin ikinci çocuğuymuş. Abisiyle aralarında on altı yaş olmasına rağmen Elif sekizli yaşlarda bahçede abisini dövdüğünü hatırlıyordu, şakadan da olsa. Hele babası. Akşamları eve geldiğinde ona doğru koşar, hafta sonlarında Beşiktaş senin Ortaköy benim dolaşırlarmış. Hele Galata Köprüsü'nde balık tutmaya gittiklerinde onların keyfine diyecek yokmuş. Ama hepsinin ötesinde dedesi. Elif, dedesinin biricik torunuymuş. Ve dedesinden dolayı evde kimse Elif'e kızamazmış.
Ama en çok babasının kitaplarını ve kitaplığını severmiş. Onlar babasıyla arasında özel bağmış kimselerin bilmediği. O ciltli kitapların sayfalarında gizli bir yolculuğa çıkar, okuduklarını anlamaya çalışırmış ama ne yazık ki ülkesinin anlaşılmazlığı gibi O da kitapların arasında dolaşan düşüncelerini ilk zamanlar anlayamazmış. Ortaokul yıllarında babasının da anlattıklarıyla siyasi tarihi, felsefeyi, mantığı öğrenmeye başlamış. Anladıkça öğrenme isteği kamçılanmış ve babasıyla kütüphanede geçirdikleri zaman artmış.
Elif duş almak için banyoya geçti. Evin her köşesini biliyordu. Yumuşak bir havlu alarak kendini önce sıcak sonra da ılık suyun sakinleştiriciliğine bıraktı. Suyu teninde hissedince birden aklına dün gece mağazada karşılaştığı genç geldi. Yakışıklıydı da. Ama ne sakar şeydi öyle. Nasıl da mahcup olmuştu Elif'e. Cidden yakışıklıydı. Albenisi vardı. Ne vardı sanki Suat evlenmeyi teklif etse. İki çocukları olsa. Biri kız, biri erkek. Erkeğe dedesinin adını verseler. Kıza da Suat'ın ananesinin adını. Ama işte Suat'la aralarındaki bağlılık bir noktaya kadardı. Ondan ileri gitmesine bencil adam izin vermemişti. Şimdi ise Elif pek sıcak bakmıyordu ama yine de Suat ona yakınlaşsa hayır diyebilir miydi acaba? Elif bunun cevabını bilmediğini fark edince dehşete kapıldı. Hızla duşunu aldı. Çıktığında Suat halen uyuyordu. İşe yetişmek için aceleyle evden çıktı. Suat'ın ona verdiği evin anahtarını sehpanın üzerinde unutmuştu.
18 kasım 2011 23:01 çaysız_şekersiz ve bademsiz