Masal
This piece was featured as the selection of the day on 23.08.2013.
Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellak, pireler fellah iken:
Bir adam oturmuş güneşin kucağına, şarap gibi yıllandıkça değer kazanan anlarını avuçlarında gezdiriyor, sıcak gülümsemelerle onları inceliyordu.
Genç bir kız Edremit körfezini andıran bakışlarının koyuluğunda bir çiçek gibi açan yıldızların yüzüne düşürdüğü gölgelerde geleceğinin umutlu zamanlarını gözlüyordu. Anları düşündükçe yüreğine sımsıcak duygular sökün ediyor, yüzüne yansıyan umut çizgilerinin arasında düşlerini gezdiriyordu. Omuzlarına dökülen saçları her rüzgâr esişte kabarıp kabarıp iniyordu.
Masal bu ya, kız dolambaçlı yollarda gizlediği geleceğini bazen kabaran bir nehir öfkesiyle parçalıyor, daha sonra öfkesi, fırtına sonrası yağmur gibi dinip yerini ılık bir güneşe bırakınca öfkesinin yerini sevgi dolu bahçeler alıyordu. Kız aşkı arıyordu, yüreğini çarpacak, bakışlarını anlamlandıracak aşkı.
Adam geleceğini çiziyordu toprağın üzerine. Sıcak ev şekilleri çiziyor, bahçe ekliyor, çakmak gözlü bir çocuğun bağrışmalarını katıyor, bir kadının sıcaklığını akıtıyor, kendinin yüreğini koyuyor, kâh umut bahçelerinde geziyor kâh umutsuz bir yağmur bulutunun arasına sıkışıyordu. Bazen Pamuk Prensesi öpen prens, bazen de Pamuk Prenses'in yüreğini çıkarmakla görevli avcı oluyordu. Avuçlarında yedi cüceleri gezdiriyor, dudaklarından onları konuşturuyordu.
Genç kız yürüyordu. Zaman bir yıldız gibi kaymış, yitirilmişti. Avuçlarında dağlardan kopardığı bulutlar vardı. Her bulutta bir dilek. Her dilekte bir güzellik. Çekilen acıların, yalnız geçen gecelerin, soğukta yatılan yatağın, paylaşılan karanlığın yerini alan umutlar, düşler, gülümsemeler. Hani ne dilersen dile benden diyen dev misali. Sevgi dileyen, sevilmek dileyen sıcak dudaklar, koklanmak isteyen yumuşak bir ten. Bir kahvaltı, bir yürüyüş, bir dolaşma. Sarmaş dolaş tenler.
Gün günü kovalıyor, gece karanlığını çarşaf gibi sererken şehrin üstüne, yıldızlar o karanlığa birer çıra gibi düşüyor, Ay ise tüm gücüyle aşkın sihirli türküsünü sevenlerin kulağına fısıldıyordu. Dağın zirvesine tüneyen kuşların sevda dolu şarkıları yaylaları, vadileri aşıyor, sihirli bir nağme şeklinde masal kahramanının penceresinden girip yastığının beyazlığına konuyordu. Genç kız sabah serinliğini dağıtmaya çalışan güneşin ışıklarını bazen yüzünde tutuyor, bazen de avuçlarına alıyordu.
Kader denilen bir lâbirent varsa, genç kızla adamın yollarını bir şekilde karşılaştırıyor, kızın derin bakışları adamın ta içine kadar işliyordu. Yazar bu iki şahsın kaderini nerede birleştirip nerede ayıracağını şaşırıyordu. Kader yolları yavaşça örerken umulmadık yerlerde kavis yapıyor, enleşiyor, genleşiyor ve bir şekilde bu iki kahramanın hayat çizgilerini birleştiriyordu. Kız umulmadık anda elindeki mavi şişeyi kırarken farkında olmadan kırık cam parçalarını sözcüklerin sessiz sihriyle tekrar birleştiriyor, ortaya daha da mavi bir şişe çıkıyordu. Masalın en güzel yanlarından biri de gitmelerin gelmeleri yaratmasıydı.
Mahallenin hani bilirsiniz kenar evleri vardır, o kenar evlerinin birisinde bir anne ninni mırıldanıyordu bebeğine: Dandini dandini dastana/ Danalar girmiş bostana/Bostancı kovmuş danaları/Yedirmemiş lahanaları. O anne dualarını esirgemiyordu yavrusundan.
Belirsiz günlerin ardından belirgin zamanlar doğuyordu. Kız hüzünlü bakışlarını sarmalamış heybesine, uzun bir yola koyuluyordu. Elinde tek valizi otogarın yorgun hafta sonunda, son model bir otobüsün on dört numaralı koltuğuna oturmuş, kendini bulmaya gidiyordu. Sessiz, sakin bir deniz kıyısı kasabasına. İnsanların kendi işleriyle uğraştığı, yalan dünyaların olmadığı, deniz ve toprağın, tarlanın olduğu, güzel bir sahilde ayaklarını sıcak kumların üstünde gezdiği bir kasabaya.
Adam keza kızın hemen arka koltuğunda on sekiz numarada kızın farkında olmadan oturuyor, boş gözlerle insanlarla dolu alanı seyrediyor, camdan yansıyan güneş ışığında oynaşan anları yokluyordu usulca. Derken kızı fark etti, saçların kabarıklığını, yayılışını, dökülüşünü, ışığın o saçlarda oynayışını, şakaklardan sarkan ince tüyleri.
Yazar olmadı diyor mahkemeye. Böyle masal mı olur diyor jüri de. Adam, kız aynı otobüs, aynı saat. Yazar düşünüyor, evet bence de olmadı sayın jüri diyor. Tamam değiştirelim tanışma sahnesini, gerçeğe biraz daha yakın olsun. Yazar, elinde açılmamış kurşun kalemin ucunu dişlerinin arasında gezdiriyor, diliyle ıslatıyor, tükürüğüyle siyah ucu meydana çıkarıyor, düşünüyor, gerçek nasıl anlatılır nasıl nasıl nasıl. Bir birahanede tanışsalar. Olmaz diyor jüri, sert bakışlı kadın üyeler oha diyor, bar olsa neyse nereden çıktı birahane, ne kadar da iş bilmezmiş bu yazar diyorlar. Sizin sülalenizi diyor yazar, tabii içinden yoksa tutuklanacak, oha acaba hanginiz birahaneye hayır dersiniz, sonra lay lay lay lay lay lay aganiki maganiki.
Yazar da sıcak gündemden etkilendi sanırım. Jüri bıkkın yüzlerle yazara bakıyor, yazar kalemi daha fazla ısırıyor, genç kız en son otobüste kaldı, adam da onun arkasındaki koltukta. Evet! Yazarın gözleri parlıyor, neden aklıma gelmedi daha önce diye hayıflanıyor. Onları bir bankta tanıştırmaya karar veriyor.
Güzel bir gün. Baharın ilk sesleri. Yeşilliğin kokusuna denizin iyot kokusu, tuz ve dalga kokusu karışmış. Martılar beyaz kanatlarıyla suyun içine dalıyor, birkaç saniye içinde gagalarında yiyecek, zafer turlarıyla bulutlara doğru havalanıyorlar. Sahili dolduran satıcıların seslerine insanların konuşmaları, kahkahaları, çocukların bağırtıları karışıyor.
Kışın yorgunluğunu ve kirini henüz atamamış bir bankta adam oturmakta. Dalgın gözleri ufku taramakta, açıkta demirleyen yük gemilerinin arasından gözüken bulutların neşeli koşturmalarını izlemekte. Saçları denizden gelen esintiyle uçuşmakta, parmaklarının arasında tuttuğu sigarasından farkında olmaksızın ara sıra çekmekte. Yüzü, yılların etkisinin yerleştiği yüzünde gizli bir umut dolaşmakta, hayatın geçenleriyle geleceklerini kapıştırmakta. Güneşin ısıttığı bedeni banka iyicene yerleşmekte, kısık gözlerinin üzerinde biten alnı ise tunç gibi parlamaktaydı.
O esnada genç bir kızın bahar kokusu gelir adamın nefesine. Teninin kokusunu harmanlayan bahar çiçekleriyle doldurulmuş parfümünün hafif kokusu. Adam neyi kokladığını fark etmeksizin bakışlarını sağa doğru çevirir, bir canlı ona doğru gelmektedir, yoo akmaktadır. Güçlü adımları yaklaşmakta, ilkbaharı andıran yüzü ve bakışları adamı bir kafese almaktadır. Sanki birazdan eski zamanlarda olduğu gibi kafes açılacak, adamı muhafızlar alana itecek ve arkasından iri bir aslan meydana gelecektir. Adam zaman engelini yok etmiş ve kendini bir anda eski çağların güçlü zamanlarında bulmuştu. Kızdan aldığı güçlü elindeki kılıcı ve başındaki miğferi atmış, yumruklarını sıkmış, aslanın üzerine gelmesini bile beklememiş, hemen işini bitirmek için hayvanın üzerine atılmış ve tuttuğu gibi Karadeniz'in serin sularına gömmüştü. Halk bu kahramanı çılgınlar gibi alkışlıyor, adamın menajeri başta Sinan Çetin, Ertem Eğilmez gibi yönetmenlerin film tekliflerini inceliyordu. Adamın yedi öteden akrabası olduğunu iddia eden bir takım sakıncalı malum şahıslar Alo 155 ihbar hattına başvurarak adamın gelecekteki kazanma ihtimali olduğu paraya ön taleple şimdiden ortak oluyorlardı. Yazar bir an düşündü, masalda zaman kavramının olmaması yazarın işine gelmişti, yer kavramı da yoktu. Adamı istediği yere götürebilirdi de kalbini nasıl yürütecekti, çok sarhoş gözüküyordu, kalkacak gibi değildi. Yemeğe gitmeye hazırlanan jüri yazarı ağzı açık dinliyordu ki havada vızıldayan sinek sayısındaki azalma lokantacının moralini bozacak gibiydi.
Bu arada genç kız yürüyordu. Beyaz alnı, kalın biçimli kaşları, ufak burnu, derin bakışları, o bakışlarda gezinen yıldızları, bakışların anlattıkları, ince boynu, o boynun hemen dibinde biten siyah beni, boyu, belinin inceliği, endamı, yanakları, dudaklarının kavisi ve inceliği, o dudakların arasından fışkıran dişleri, yuvarlak çenesi. Adam en son böyle bir portreyi nerde gördüğünü hatırlamaya çalışırken kızın ince bileklerini ve parmaklarını fark etti. Adam çarpılmıştı, Ay tutulmasına uğramış gibi yutkundu, içinde deniz kımıldadı, okyanus dalgalarını büyüttü, adam o dalgaların arasında mücadele ediyordu, saçı, başı her tarafı ıslanmış, en son üç dakika önce aldığı nefesiyle suyun yüzeyine çıkmaya çalıyor, suyun içinde kızın görüntüsü geliyor; kız beyaz elleriyle adamı kurtarmaya çalışıyordu. Adam çok ama çok su yuttu, gözlerini açtığında dudaklarında kızın sıcak dudaklarını buldu, suni teneffüs yapıyordu, adam kollarıyla kızın sıcak bedenine sarıldı, jüriden bir hop aile var sesi yükselince yazar kendini çimdikledi.
Kız dalgın yürüyordu, bir şey düşünüyor, düşündüğünü sekizle çarpıyor, dörde bölüyor, üzerine iki ekliyor, on çıkartıyor, bir türlü olmuyordu. Hayatı hesaplıyordu, önüne çıkan şu adamın ona getireceklerini hesaplıyor, yanına götüreceklerini koyuyor, bir türlü sonucu bulamıyordu. Bazen artılar fazla geliyordu bazen de eksiler. Eksiler fazla gelince hesap yaptığı hayatın üzerine benzin döküp yakıyor, artılar fazla gelince de masallar istiyordu, ya da masallardaki gibi yaşamak. Yazar ona hak verdi. Bu arada jüriden oha sesleri geldi. Daha tanışmadığı, farkına vardığı bile belli olmayan adamla ilgili bu kadar düşünce ancak masallarda olur, dediler. Yazar öfkeli bakışlarını jürinin üzerinde gezdirdi ve sonrasında korkusundan o bakışları toplamak ve sevgi dolu bakışları takınmak zorunda kaldı.
Kız adamı fark etti. Önce adamın hüzünlü bakışlarını görünce adama acıma hissi duydu, onun ne kadar çok acı çektiğini düşündü, derken saniyenin binde biri bir zamanda o bakışların derinliğinde yanan çırayı fark etti, kısık bir çıra. Adamın yüreğindeki sevgiyi yaşadı, temiz, saf aşkı. Elini uzatsa yakalayacağı mutluluğu, yıllardır aradığı aşkı. Beklentisiz sevgiyi. Derken jüriden yine homurdanma sesleri. Yazar siz ne anlarsınız böyle sevgiden diye düşündü. Kıskanç şeyler, ne olacak.
Kız bir an durdu, yan banka oturdu, adamın oturuşundaki mahcubiyeti seyretti, saflığı, adamın hasretini. Tutup sokulmak istedi kız adamın omzuna yaslanıp denizi seyretmek ve anlatmak geçmişini ve geleceğini. Adam utanarak kıza doğru baktı. Kızda farklı bir şeyler vardı, ruh güzelliği teninin güzelliğine karışıyor, anlam daha da anlamlaşıyor, hüzün mavi bulutlardan kopup geliyordu. Adam seyretmeye doyamıyordu. Dayanamadı, kızın yanına gitti. Bir adım kala durdu, söyleyecek bir kelime arıyordu. Suskunca sağına soluna bakındı, kızın uçuşan saçlarından bir iki tel adama doğru kanat çırptı. Kızın nefesine dikkat etti, hızlı nefes alıyordu, göğsü kalkıp iniyordu. Adam bir şeyler mırıldandı, ne dediğini kendi bile anlamadı, kız gülümseyerek baktı. Hafifçe yana çekildi. Adam anlamadı, o halen kızın kurduğu kafesin içinde çaresizce dolaşıyordu. Kız başını tekrar adama doğru kaldırdı, biraz daha yana çekilince bu sefer adam kızın buyur ettiğini anladı, oturmak için hamle yapacak gücü buluncaya kadar biraz daha zaman geçti. Sonra kendi farkında olmadan oturdu, kızın saçlarından birkaç tel adamın yüzüne çarptı. Şaşkınlığı, büyülenmişliği iyice arttı, nefesi sıklaştı. Kızdan gelen koku daha da artmıştı.
- Adım Nehir, dedi kız sessizce. Adam anlamamış gibi bakındı. Ne kadar zordu, yıllar sonra birisi ona bir şeyler anlatıyordu. Adı ne kadar da güzel diye düşündü. Dalgınlaştı, korkuları üzerine doğru gelmeye başladı. Benim adım da Tahsin, dedi adam. Kız biraz daha adama yaklaştı, omuzları birbirine değiyordu. Anlatmaya başladı kız, yaşantısını, geçmişini, denize taş atar gibi hepsini sulara bıraktı. Rahatlık hissetti adama anlatmaktan. Boşalmıştı, saatler sonra bir sessizlik oldu. Sonra adam anlatmaya başladı, güneş yavaş yavaş geceliğini giymeye başlamıştı, son yorgunluk kahvesini içiyordu açıkta. Adam anlatıyordu, gözlerinin önünden geçmiş halay çekerek geçiyordu, adam halaya katılıyor, kızın dikkatli bakışlarını okşuyor, anlattıkça gözbebeklerinde yıldızlar birer birer yanıyordu ya da kızın gözbebeklerinde yananların aksi düşüyordu bakışlarına. Yazar jürinin birden sessizce ve pür dikkat masala odaklanmasına şaşırdı. Belki üyelerin hayalleri dolaşıyordu terli duvarlarda, belki de yaşamak istedikleri. Yorgun düşlerinde kalan üyeler yazarın anlattıklarını bir an için olsa da yaşıyorlardı. Yazar ne kızın ne de adamın yaşını yazmıştı. Ne de fiziksel özelliklerine fazla girmişti. Gerçek olan şuydu ki kız zamansızdı, yüzyılların berisinden gelmiş, masum ve saf bir prensesti. Gizemlerine sakladığı güzelliğini keşfedecek birisini bekliyordu. Aşka inanıyordu, aşkın masumluğuna, sevilmek istiyordu, tapılmak, el üstünde tutulmak, şımartılmak, çocuk gibi ilgilenilmek, dediği yapılmak ve tüm sevgisini sunmak. Yazar kızın duygularını hissedince şaşırdı, jüri ise hayran kaldı, özellikle bayan üyeler. Hayallerinde kahramanlarını yarattılar, beklediler ki kapı açılsın ve onları alsın. Kız onu istiyordu, hayalinin kahramanı gelsin onu bulsun, keşfetsin. Adamın bakışları kızın içinde dolaşıyordu sanki. Yüreğinden geçenleri, düşlerini, duygularını birer birer gizli köşelerinde buluyordu. Her buluşunda adam daha da mutlu oluyor, keyif alıyordu.
Kız... Jüri... Adam... Masal... Zaman... Birbirine karışmış yumak gibiydi. Yazar bir kedi gibi yumağı kurcalamaya başladı. Sonunda bir ucunu buldu. Çözmeye başladı. Kurmaya, yazmaya ve yazdıklarını okuyucuya yaşatmaya çabaladı. Bazı ayrıntıları es geçti, adam hayatı es geçiyordu, son anda tutuldu. Kız hayatının kahramanını arıyordu, bulduğunu hissetti.
Zaten aşk öyle değil midir? Fazla hesaplamaya gelmez, ilk gördüğünde yüreğinden bir sıcaklık tüm bedenine yayılır, anlarsın aşkın geldiğini. Çarpılırsın. Bazen niçin aşık olduğunu anlamazsın, bazen de aşık olmana rağmen peşinden gitmek istemezsin, yakıcılığından korkarsın, çekinirsin. Belki hayatın akışından kendini korumuş olursun. Belki de hayatı es geçersin. Bilinmez.
Bilinen tek şey ise yaşadıklarımız için yaşayamadıklarımız.
Acaba ikisini bir film izler gibi seyretsek hangisini tercih ederiz. Neler kaçırmışızdır acaba kaçırmadıklarımızın ardından.
Adamla kızın sonucu... Yazar bunu bilmiyormuş. Jüriden homurdanma sesleri. Bu nasıl masalmış. Acaba tüm insanlar, hadi onları geçin siz sayın jüri üyeleri, siz kendi masalınızı yaşadınız mı? Yoksa toplum mu size masal yazdı? Yazar, üyeler bakışlarını yere indirip kendilerini sorgulamaya başladıklarında yine kendine kızdı. Yazar sana ne dedi kendi kendine. Sana ne arkadaş toplumdan. Sanki toplum kendini biliyor. Bunlar toplumdan daha çok kalabalığın tanımına uyuyorlar.
Yazar bir an gözlerini yumdu. Birkaç saniye daldı. Gözlerinin önünden kızla adamın mutlu yüzleri, bakışları geçti. El ele sahilde yürüyorlardı. Önlerinde bir çocuk neşeyle şarkı söylüyordu. Zaman uykusundan uyanmış, yüzünü yıkıyordu sabah sporundan önce. Adam neşeli bir şeyler anlatıyordu. Kızın ufak elleri adamın yüzünde okşuyordu. Kızın saçları yine uçuşuyordu ve birkaç teli adamın dudaklarında geziniyordu.
Güneş eğilmiş, kızın kirpiklerinden öpüyordu. Adam kızın kirpiklerine uzanmış, güneşleniyordu. Yazar gözleriyle gördü, adam saklanmıyordu, uzanmış güneşleniyordu. İşte yine masaldı, adam nasıl kirpiklerin üzerine uzanırdı.
Ama yazar görüyordu, adamın gölgesi yere düşüyordu, uzun kirpiklerin arasından bir sevda çocuğun yüzüne vuruyordu. Masal yine masallaşıyordu.
Bu masal da burada bittiii. Onlar erdi kerevetine, biz çıkalım selametine. Gökten üç elma düştü, biri dinleyenlere, biri yazara diğeri de yazılana.
21 mart 2009 23.57 _ izmir çaysız_şekersiz ve bademsiz