Pirinççi İsmet
This piece was featured as the selection of the day on 25.09.2015.
İnsan hayatı hatıralarla doludur. Bazılarını farkına bile varmadan unutur, hiç hatırlamayız, bazılarını istesek de unutamayız. Bazıları aklımıza geldikçe kalbimiz pırpır eder, yanar, kavrulur. Gözlerinden 'ilk yaşanan an gibi'' yaşlar boşalır, sel sel akar gider.
Öyle hatıralarımız vardır ki, kahkahalar attırır aklımıza düştükçe!.. Bazıları da vardır ki, daha sonraları acı bir burukluk katar o ilk gün yaşadığımız sevince!.. Birilerine anlatmak istersiniz 'sevincinizi paylaşmak'' için. Aklınız takılır, 'acaba benim kadar tadına varabilir mi ki, bu sevincin?'' der, vazgeçersiniz. Bazen düşünürsünüz 'yazsam da paylaşsam bir sitede'' diye. Ayni duygu gene takılır aklınıza. Gene vazgeçersiniz.
Velhasıl bir türlü karar vermezsiniz. Zaman geçer, yıllar akıp gider. İçinizde bir düğüm büyür büyür, sizi durmadan rahatsız eder. Beyninizdeki ses hiç susmaz: 'Hadi anlat!.. Hadi yaz!..'' der. Yaz ki, unutulmasın acılarla, kederlerle dolu dünyada yaşama tat katan, lezzet veren 'koca yürekli, iyi ve örnek insanların'' da var olduğu, aramızda yaşadığı... Bilinsin dara düşen insanların onlar sayesinde sıkıntılardan kurtulup rahat bir nefes aldığı!..''
Bin dokuz yüz yetmiş iki yılı öğretim yılı sonunda Şile'den Yalova'ya tayin istemiştim. Ancak tatil sona erip, okulların eğitim ve öğretime başlamasının üzerinden on beş gün geçtiği halde tayinim çıkmamıştı. Öğrencilerim gitmeyeceğimi düşünerek seviniyorlardı. Ben ise 'isteğim gerçekleşmedi'' üzüntüsü ile 'öğrencilerimle bir yıl daha geçireceğim'' ikileminin buruk sevincini yaşıyordum. Bu ikilem nedeniyle kış için yiyecek ve yakacak hazırlıklarına başlayamıyor, huzursuzluğum artıyordu. Son bir defa İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğüne gitmeye ve durumun ne olacağını öğrenmeye karar verdim.
Tayin işleri ile ilgili müdür yardımcısını 'yaz tatili boyunca birçok kez rahatsız ettiğimi düşünerek'' tereddütle kapısını tıklatıp içeriye girdim. Beni görünce sanki benim değil de kendisinin tayini çıkmış gibi öyle bir neşe ve sevinçle yerinden kalktı ki, daha önceki görüşmelerimizde tekrarlamaktan bıkmadığı, 'Yalova'da yer yok, senin tayinini yapamayacağız hocam!'' diyen o değilmiş gibi, ' Müjde hocam!.. Tayinini yaptık. Hem de istediğin okullardan birine.'' dedi.
Ne kadar sevindiğimi anlatmaya kelimeler kifayet eder mi, bilemem?
Hazırlıklarımı yapmış, lojmanın önüne öğrencilerimden birinin babası kamyonunu yanaştırmış, eşya sarmaya başlamıştık. İki dakika içinde sanki gök yarılmış, bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlamıştı. Arabanın üzerine çadır çekip içeriye kaçtık. Hiç abartmadan ve uzatmadan söylüyorum. Yağış nedeni ile tam dört günde eşyayı yükleyebildik. Öğrenciler ve veliler yardımcı oluyorlardı. Ara sıra da takılıyorlardı. 'Hocam, gitmeni istemediğimiz için bak, Allah da müsaade etmiyor. Gel, vazgeç, gitme'' diyorlardı!''
Dördüncü günü öğleden sonra arabayı yüklemeyi bitirdik. Sıra ayrılığa geldi. Gözlerimizin yaşardığı, boğazlarımızın düğümlendiği her halimizden anlaşılıyordu. Bu duygularla herkesle helalleşip, Yalova'ya gitmek üzere yola çıktık. Karşılıklı ellerimizi sallıyorduk. Arkamızdan muhtar, sevgili ağabeyim Bekir Poyraz: 'Hocam!.. Bir ay sonra Yalova iskelesinde bekle beni!'' diye bağırıyordu. Akşam ezanından biraz sonra Yalova ÇUKURKÖY'E geldik. Eşyayı kapının önüne indirip, kamyonu ve kamyoncuyu uğurladıktan sonra, yardıma gelen komşularla beraber eşyaları eve taşıydık. Bir hafta boyunca 'şuraya mı, buraya mı koyalım'' diyerek yerleştik.
Mehil müddetimi kullanmadım, hemen ertesi günü okulda göreve başladım. Aradan beş on gün geçtikten sonra aybaşı yani, maaş alma günü geldi. İşte benim de hafızamdan silinmeyen o unutamadığım, hatırladıkça sevindiğim ve buruk bir acı, üzüntü duyduğum hatıram benden habersizce başlıyordu. Cumartesi günleri Yalova'da Pazar kuruluyor. Sahile yakın, asırlık çınarların koyu gölgesinde iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık bir pazar... Halka sunulan her çeşit ürün ayni pazarın değişik köşelerindeki tezgahlarda, yerde, çadır altlarında, kiralanmış özel dükkanlarda ve kapanışta depo işlevi de gören daha büyük dükkanlarda teşhir ediliyordu. Alışverişimi yaptıktan sonra maaşımı almak için ÖĞRETMENLER LOKALİNE gittim. Mutemetten maşımı aldım. Çukurköy'e gitmek üzere pazarın yanından kalkan minibüsün yanına geldim. Tam binerken, param yetmediği için, yağ almadığım aklıma geldi. Şoförden rica ettim. 'Yağ alamadım, lütfen beş dakika bekler misin?'' Dedim. Kabul etti, ama, 'Hocam, bak akşam oldu. Bu son araba, beş dakikadan fazla gecikirsen beklemem.'' demeyi de ihmal etmedi. Yeni olduğum için karakterini bilmiyordum. Eğer beklemez giderse, başka araba da yoktu. Ya gece Yalova'da kalacak ya da taksi tutup gidecektim. Her ikisi de benim için fazla masraflı olacaktı.
'Hemen geliyorum'' deyip, koşarak pazardaki ilk dükkana gittim. Dükkan önündeki eşyaları içeriye taşımakla meşgul olan satıcılara 'Bana acele beş litrelik mısırözü yağı verebilir misiniz?'' dedim. Babaları olduğunu sonradan öğrendiğim yaşlı, yorgun olduğu her halinden belli, temiz yüzlü, babacan görünüşlü olanı elindekileri hemen oracığa bıraktı. Yağ tenekesini alıp yanıma geldi ve önüme bıraktı.
O yağı getirirken, ben de bütünlük olarak bir adet bin, bir adet yüz liradan ibaret olan maaşımı içine itinayla koyduğum cüzdanımı cebimden çıkardım. Akşamın alaca karanlığında yüz lirayı ihtiyara verdim. Zaten ikisinden başka da param yoktu. Adam parayı aldı dükkanın içine girdi. Az sonra sağ ve sol elinde paralarla geri geldi. Sağ elindeki parayı uzattı. 'Yağ yetmiş beş, şöyle yüz'' dedi. Başka bir şey demesini beklemeden parayı ve yağı aldığım gibi fırladım gittim. Arabayı kaçıracağım telaşı ile insanların arasından kıvrıla kıvrıla geçiyordum. Şoför beni görünce kolundaki saate baktı, biraz asık yüzle 'Ooo, daha bir dakikan vardı hocam!.. Neden acele ettin?'' Dedi. 'Yalova''da kalacak yerim yokta ondan'' dedim. Minibüstekiler gülüştüler. Sonradan öğrendim ki, şoför şakacının biriymiş. Bu tür şakaları benim gibi yeni gelen öğretmenlere ve yabancılara hep yapıyormuş.
Köye geldiğimizde yatsı ezanı okunuyordu. Eşyalarımı iki öğrencimin yardımı ile eve götürdüm. Günün yorgunluğunu ve stresini atmak için divana uzandım. Uzanmaya uzandım, ama çocuklar rahat bırakır mı? Hemen üzerime atladılar. Beş-on dakika kadar onlarla oynadık. Ne stresim, ne yorgunluğum kaldı. Eşim mutfakta yemek hazırlıyordu. 'Hadi bey!.. Gel, yemek hazır!..'' diye seslendi. Üç çocuğun altından kalkmak o kadar kolay değil!.. 'Anneniz çağırıyor, ben de açlıktan ölüyorum, hadi bırakın da gidip yemeğimizi yiyelim.'' Dedim ama. dinleyen kim? 'Biz yedik, oynamak istiyoruz.'' deyip bütün güçleriyle bastırıyorlardı. 'O zaman ben açlıktan öleyim mi?'' Deyince boğuşmayı bırakıp, 'Yendik, yendik.'' diyerek diğer odaya geçtiler.
Ceketimin cebinden cüzdanımı alıp mutfağa girdim. Cüzdandan bin lirayı çıkarıp hanıma verecektim. Parayı elime alırken 'Hanım, al şu binliği muhafaza...'' dedim, sesim kesildi. Elime bin lira diye aldığım para yüz liraydı. Birden paniğe kapıldım. Tekrar tekrar baktım, gözlerimi ovuşturdum, değişen bir şey olmuyordu. Para hep yüz lira olarak görünüyordu. Sesimin birden yarıda kesilmesinden endişelenen eşim. ' Ne oldu, neyin var, ne o telaşlı halin?'' diye sormaya başladı. Olanı biteni anlamaya çalışıyordu. ' Bak bakalım bu kaç lira'' dedim, parayı ona uzattım. Merakla eline aldı, 'Yüz lira!.. Ne oldu, neden soruyorsun? Diyerek merakla yüzüme bakıyordu. Parayı alırken, 'Yandık!..'' dedim. O da telaşlandı. 'Neler oluyor bey, korkutma beni!.. Neden yanıyoruz? Derken gözlerimin içine bakıyor, olanı biteni anlamaya çalışıyordu. Kısa bir sessizlik oldu.
Eşim benden önce toparlandı. Kolumdan tutarak masanın yanındaki sandalyelerden birine beni oturttu. Diğerine de kendisi oturdu. 'Gel şöyle otur da anlat hele!.. Ne oldu? Neden parayı gösterip 'yandık'' diyorsun?'' O gün olanları en ince teferruatına kadar bir bir anlatım. 'Maaşımı bir adet yüzlük, bir adet de binlik olarak aldım. Şoförün sıkıştırması yüzünden aceleyle yağ alırken yüz lira diye bin lirayı vermişim'' Dediğimde, eşim de endişelendi. İki elini başına götürerek 'Eyvah!.. Gerçekten Yanmışız!.. Ne yer, ne içeriz bir ay?'' deyince davranışımın ne kadar yanlış olduğunu anladım.
Eşimin endişesi beni sakinleştirdi. Ben panik yaparsam onun ne hale gelebileceğini, dolayısı ile kendimi toparlamam gerektiğini düşündüm. ' Hanım üzülme!.. Yüz yirmi beş liramız var. Hemen aç kalacak değiliz ya!.. O zamana kadar bir çare buluruz elbet.'' Dedim.
Karşılıklı olarak birbirimizi teselliye başlamıştık. Daha birçok fikirler geliyordu aklımıza. Fakat ikimiz de biliyorduk ki, aybaşını getirmek kolay olmayacaktı. Birden ayağa kalktım. 'Ben duramayacağım hayatım. Gidip minibüsçüyle görüşeyim. Yatmadan beni Yalova'ya götürsün. Adam belki daha pazardan gitmemiştir. Belki hatırlar beni!.. Eğer dürüst bir insan ise ve bin lira aldığının farkına vardıysa paramı geriye verir.'' Umudum kalacağına emeğim kalsın. Ya da bin liranın arkasından bu yüz lira da gitsin.'' Dedim. Eşim: 'Gecenin geç vaktinde pazarcı mı kalır? En az bir saat daha geçecek siz oraya varıncaya kadar. İstersen haftayı bekle. Haftaya nasıl olsa gelecek. Hiç olmazsa elimizde kalan paradan olmayalım.'' Dedi.
'Sen sakin ol. Bu iş olacaksa şimdi olur. Haftaya kadar adam belki de unutur gider. Kim bilir kaç yere pazara gidiyordur. Kaç pazarda kaç kişiyle benim kine benzer problem yaşayacaktır!.. Aklı defter değil ya. Benim yüz lira diye verdiğimi, o da yüz lira diye aldıysa hatırlamaz bile. Zaten hatırlamaz, itiraz ederse üstelemem, döner gelirim. Hadi beni oyalama da bir an önce gideyim. Sen çocukları uyut.'' dedim. Ceketimi giyip evden çıktım.
Köy iki mahalleden oluşuyordu. Mahalleler arasında yüz metreye yakın boşluk vardı. Her iki mahallede elektrik olduğu halde bu boşlukta yoktu. O nedenle uzaktan gelen ışıkların alaca karanlığında yürüyordum. Düşünceli ve kaygılı bir halde aşağı mahalleye doğru giderken, arkamdan gelen bir arabanın far ışıkları çevremde sallanmaya başladı. Yolun tam ortasına dikildim. Eğer gelen otomobil, kamyon her ne ise, yerleri müsait ise, yalvar yakar, beni de almalarını isteyecektim.
Az sonra araba önümde durmak zorunda kaldı. İç lambayı yaktı. Kapıyı açtı. On beş yaşlarında iki çocuk. Onlar 'neden önlerini kestim?'' diye, ben ise 'bu çocuklar da neyin nesi?'' diye şaşkınlıktan bir müddet sessizce kalakaldık. ' Çocuklar!.. Nereye gidiyorsunuz?'' diye sordum. Şoför olan ürkek bir sesle 'Yalova'ya gidiyoruz abi!..'' Dedi. Sevinmiştim. 'Peki, beni de götürür müsünüz Yalova'ya? Dedim. İkisi birlikte, 'Gel abi. Madem Yalova'ya gitmek istiyorsun. Buyur gel.'' Sonra arkadaşına döndü, 'Ali, kay böyle!.'' dedi. Ben, arabanın önünden çekilirsem, gaza basıp kaçarlar mı acaba?, diye düşünürken, sağ tarafta oturan çocuk kapıyı açtı, ' Hadi gel amca!'' deyince rahatladım. Aceleyle arabaya bindim.
Köy yolu iki arabanın yan yana zor geçebileceği genişlikteydi. Bazı yerlerde ise, biri kenara çekilip, durduktan sonra diğeri ancak geçebilirdi!.. Çocuklarla sohbet ede ede Taşköprü köyüne kadar bir sorun olmadan geldik. Ne arkamızdan ne de önümüzden hiç bir araç gelmedi. Taşköprü'den sonra Kocaeli Yalova Bursa yoluna çıkmıştık. Her iki yönden arabalar vızır vızır gelip geçiyordu. Köy yolunda otuz kırk kilometre hızla seyrettiğimiz için şoförün ustalığı hakkında müspet veya menfi bir fikrim olmadı. Fakat asfalt yola çıkar çıkmaz, orta çizgi ile kenar çizgi arasında zikzaklar çizerek gezmeye başlayınca, çocuğun yeterli bir direksiyon hakimiyetinin olmadığı anlaşıldı. Gecenin karanlığında karşıdan gelen arabaların farları gözlerimizi kamaştırdığı gibi yolda gezerek ilerlememiz beni bir hayli korkutmuştu. 'Oğlum kaza yapmadan hızını azalt! Kırk elli kilometreden daha hızlı gitme! Hatta, sağa sola yalpalamadan nasıl gideceksen o kadar hızla git!'' deyince, 'Tamam amca''. Dedi ve gazdan ayağını yavaş yavaş çekerek köy yolundan geldiğimiz hızla gitmeye başladık.
Dayanamadım, sordum: 'Bu araba kimin? Sizinse babanız nasıl verdi bunu size? Kaza yapmanızdan korkmuyor mu? Ailenizin haberi var mı bu durumdan?'' Çocuklar sanki ezberlemişler gibi birlikte cevap verdiler. 'Babam hasta, annem bizi Burhaniye'ye yolladı. Orada amcamlar var. Tarlamıza ortak mısır ekmiştik, 'Gidin amcandan alın da gelin.' dedi. Biz de aldık geliyoruz.'' dediler. 'Neden bu kadar geç kaldınız?'' diye sordum. Gene birlikte cevap verdiler. ' Trafikçilere yakalanmayalım diye.''
Pek inanmadım ama Skoda kamyonetin arkasında bir şeyler de vardı. Az sonra pazarın olduğu yere geldik. Ben çocuklara teşekkür ettim. Onlar şehrin içine ben de pazara doğru yürüdüm.
Yağ aldığım dükkanın önüne geldiğimde kimselerin kalmadığını, her yerin kapalı olduğunu gördüm. Üzüntü, endişe ve biraz da korku tüm benliğimi sarmış, ümitlerim suya düşmüştü. Bakınırken yan taraftaki plastik mallar satan bir dükkanın ışıklarının yandığını, sahibinin eşyaları dükkanın içine taşıdığını gördüm. Bir ümitle ona doğru yürüdüm. Alacakaranlıkta koca pazar yerinde tek başına kalmış olan bu cesur adam. Benim geldiğimi görünce olduğu yerde dikildi. Merakla bana bakıyor gelişimi izliyordu.
Nazikçe selam verdim. Kendimi tanıttım. 'Şu karşıki köşedeki büyük dükkandan akşam üzeri yağ aldım. Maaşımı yeni aldığım için paramın miktarını biliyordum. Cebimde bir tane yüzlük ve bir tane de bin liralık vardı. Çok acele ettiğim için, yanlışlıkla yüz lira diye bin lirayı vermişim. Yüz lira verdiğimi sandığım için para üstü olarak yirmi beş lirayı alır almaz, diğer elindeki paraları ne yapacağını beklemeden fırladım gittim. Köye varınca işin farkına vardım. Belki pazar dağılmadan yetişirim ümidiyle geldim. Ama senden başka pazarda kimseler kalmamış.'' dedim.
Adam bana alaycı gözlerle bakıyordu. Biraz da ağzını yamultarak ' Ohooo!.. Senin gibi kaç tanesi geliyor günde biliyor musun? Alacağını alıyorlar, para vermeden para üstü bile istiyorlar arkadaş! Alıyorlar da!'' demez mi? Beynimden vurulmuş gibi oldum. Başımdan aşağı bir kova kaynar su döküldüğünü hissettim.
Utanmış, mahcup olmuştum. Hayatımda böyle bir durumla hiç karşılaşmamıştım. Şaşkınlığım geçince birden sinir katsayım yükseliverdi. 'Ne diyorsun sen be adam? Benim öyle bir terbiyesizliği yapacak halim, görüntüm var mı? Öyle yapacak birisi; pazar dağılsın, kimse kalmasın, sonra gideyim de para üstü isteyip pazarcı dolandırayım diye bu saati mi bekler?
Pazarcı: 'Dur yahu!.. Sinirlenme!.. Şaka yaptım. Diyerek gülmeye başladı. Adamın pişkinliği, sakin tavrı şaşırtmıştı. Kızgınlığım tam olarak geçmemişti, ama biraz daha sakin bir sesle 'Benim şakaya tahammül edecek halim mi var? Ne haldeyim görmüyor musun? Kim olduğunu, nereli olduğunu biliyorsan söyleyeceğin yerde, kafa mı buluyorsun bu saatte?'' dedim.
Tamam!.. Kusura bakma! O adama PİRİNÇÇİ İSMET derler. Her hafta çocukları ile birlikte gelirler. GEMLİK'lidir. Orda oturur, ama her gün başka bir pazara gider. İster şimdi git, ister haftaya buraya gelince görüş. Gece demez gidersen bu akşam görüşürsün. Sen farkına varmamışsın kaç lira verdiğinin. Bakalım o farkına vardı mı ne aldığının?'' dedi. 'Sana anlattığım gibi, hatırlatmak için olayı anlatırım. O da, ben farkında değilim, derse hiç üstelemem, döner gelirim.'' dedim 'Hadi hayırlısı! Git o zaman, şansını dene!'' dedi.
Tereddütle; 'Gitsem nasıl bulacağım? Nerede oturuyor? Hangi mahallede, hangi sokakta, hangi evde? Sarı çizmeli Mehmet Ağa!..'' dedim. 'Hoop!.. Orada dur bakalım! Pirinççi İsmet dedim. Gemlik'te kime sorsan tanır. Bir taksiye bin beni Pirinççi İsmetin evine götür de, evi nerede abi diye sormaz? Çeker arabayı kapısının önüne.'' dedi.
Ümitlenmiştim. Fazla düşünmeden. 'Madem buraya kadar geldim, Gemlik'e kadar da gitmeliyim.'' diyerek şakacı pazarcıya teşekkür ettim. İskele meydanından Bursa'ya kalkan otobüslerin yanına gittim. Otobüse binip beklemeye başladım.
Az sonra Kartal'dan gelen arabalı vapur iskeleye yanaştı. İnen yolcular otobüsü doldurunca hareket ettik.
Ümit ile ümitsizlik duygu ve düşünceleri beynimin içinde lokomotif arkasında sıralanmış vagonlar gibi dolanıyordu. Her vagondan ayrı bir ümit, ayrı bir ümitsizlik boşalıyordu zihnime. Bu yükle Gemlik'e geldim. Otobüs şehre girmedi. Yol ayrımında indim on dakikalık bir yürüyüşten sonra taksi duraklarından birinin önünde buldum kendimi.
En öndeki taksiye bindim. 'Nereye gidiyoruz abi?'' diyen şoföre, 'Pirinççi İsmet'in evine!'' diyerek, alacağım cevabı bekledim. Bakalım, söylendiği gibi, biliyor muydu Pirinççi İsmet'in evini?
Kontak anahtarını çevirirken 'Tamam abi...'' dedikten sonra yola revan olduk. Bir müddet sessizlikten sonra, 'Hayrola abi, bu saatte Pirinççi İsmet'e neden gidiyorsunuz? Mahsuru yoksa söyler misiniz?'' diye sorarak sessizliği bozdu. Neden gittiğimi kısaca özetleyerek şoförün merakını giderdim. Kapının önüne varıncaya kadar bir daha hiç konuşmadık.
Koca kanatlı, çift kapılardan oluşan, köy evlerine benzeyen geniş avlulu bir evin tokat kapısının önünde durduk. 'Burası abi, şu büyük kapılar.'' dedi şoför. Taksiden indim. Tokat kapısını aydınlatan, yolun karşı tarafındaki sokak lambasının ışığından yararlanarak, zilin üstündeki ismi okudum. Zile kısa ara ile iki defa bastım. Lambaların yandığını görünce gelecek kişinin ayak sesini ve 'kim o?'' diyecek sesini bekledim. Ayak sesleri yaklaşıyordu ama, 'Kim o?'' diyen olmadı.
Bir dakika kadar sonra kocaman kapının bir kanadı açıldı. Gelen, yağ alırken dükkanın içine eşyaları taşırken göz ucuyla gördüğüm oğluydu. Pijamalarla geldiğine göre belli k,i yatmışlardı. Beni görünce 'Buyurun!'' dedi. Yaşı bana yakındı. 'Arkadaş, ben Yalova'dan geliyorum. Bugün akşam üzeri sizden mısır yağı almıştım. Çok acelem olduğu için yüz lira diye...'' sözümü tamamlamama izin vermeden. Söze karıştı. 'Bin lira verdin, üstünü almadan kaçtın gittin, değil mi?'' dedi.
Dünya benim olmuştu! Ben ona 'Hay Allah senden, sizden razı olsun'' derken içerden bir ses geldi. 'Kim o Murat, kim geldi, ne istiyor?'' diye soruyordu. Başını sesin geldiği tarafa çeviren Murat, 'Hani bugün akşam üstü yağ alıp, para üstünü almadan giden biri vardı ya baba, Yalova'dan o gelmiş.'' dedi. Evin taşlığa açılan kapısının önüne çıkan babasının şefkat dolu, merhamet dolu ve bana anneciğimin ninni söyleyen sesi kadar tatlı ve ahenkli gelen yumuşacık sesi işitildi. 'Al içeri, al içeri oğlum. Kapıda bekletme!'' diyordu. O an hissettiklerimi anlatmamı, tarif etmemi sağlayacak herhangi bir sözcüğün, kelime dağarcığım şöyle dursun, sözlüklerde bile olacağını sanmıyorum!
Birlikte babasının yanına gittik. Yaşlı adam uykusundan kalkmış, taşlıkta güler yüzle beni bekliyordu. Üç dört yaşımdan itibaren baba kucağı baba şefkati görmemiştim. Bu tonton amcaya karşı öyle minnet ve sevgi yerleşmişti ki kalbime, kucaklamak, boynuna sarılmak, kollarına kendimi bırakmak istiyordum. 'Demek sendin o?'' dedi. 'Evet, bendim.'' dedim. 'Neyin acelesiydi o be oğlum? Yirmi beş lirayı almanla kaybolman bir oldu. Ağzımı açamadım yahu!. Köşeye kadar geldim arkandan, bulana aşk olsun! Bu adamın ya çok parası var, ya da hiç aklı yok, dedim. Söyle bakalım, neydi acelen?'' dedi.
Param çok değil. Yenice maaşımı aldım. Cebimde bir tane yüz, bir tane de bin lira vardı. Köyün arabası son seferini yapıyordu. Zorla beklettim. O aceleyle yüz lira diye bin lirayı vermişim. Köyde farkına vardım. Aklım az sayılmaz. Acele ve telaş nedeniyle geldi bu iş başıma.'' dedim. Elindeki mendile sarılı parayı sayarak elime verdikten sonra oğluna dönerek, 'Git oradan on lira daha getir!'' dedi. 'Ne olacak o amca?'' dedim. 'Geliş parası senden oldu ya, gidiş de benden olsun?'' dedi. 'Sen ne diyorsun İsmet amca? Eğer hatırlamasaydın ben hemen geri dönecektim.'' dedim. O vermek için ısrar ediyor, ben almamak için ısrar ediyordum. Sonunda 'Katiyen almam.'' diye yemin edince, inadı ben kazandım. Kısa bir duraklama oldu. 'Sen kaça aldındı yağı?'' diye sordu. ' Yetmiş beş liraya'' deyince, Öyleyse bundan sonra sana yağ yetmiş lira.'' dedi. Oğluna dönerek, 'Unutmayın, yetmiş liradan fazla almayın, ötekilere de söyle, sakın fazla almasınlar.'' dedi.
Teşekkür edip elini öptüm, sevinerek oradan ayrıldım. Oğlu kapıdan uğurladı. Taksiye mutlu olarak bindim. Taksici hareket ederken merakla sordu. 'Ne oldu abi, ne yaptınız?'' Bu defa özet olarak değil, neler olduğunu teferruatı ile anlatım. 'Abi gelirken ben, seni kaygılı görünce söyleyecektim. Ama insanlık hali, belki bir aksilik olabilir, diye dönüşü bekledim. Sen hiç para vermeden gelseydin o seni yalanlamaz, söylediğini kabul eder parayı verirdi. Eğer paraya önem veren bir insan olsaydı, şu Gemlik'in en az yarısı İsmet Ağabey'in olurdu. Evini gördün ya, köy evi gibi! Kazandığını fakir-fukara ile paylaşır. Kimin derdi, ihtiyacı varsa O yetişir imdadına! Çocukları da hiç itiraz etmez, ayni onun gibi yaşarlar. Anlayacağın bu adam fakir babasıdır.'' dedi. Beni Bursa - Yalova yoluna bırakıp şehre döndü.
Sabaha karşı eve geldiğimde eşim merak içinde bekliyordu. Her yağ alışımda yetmiş lira alıyorlardı benden.
Aradan iki yıl geçti. Yaz tatilini geçirmek için Eskişehir'e gitmiştik. Geri dönüşümüzde, ihtiyaçlarımızı almak için İsmet Ağabey'in dükkanına gittiğimde kendisini göremeyince nerede olduğunu sordum. 'İki hafta önce vefat etti.'' dediler. O an duyduğum, hissettiğim acı, üzüntü ve keder, rahmetli anacığımı kaybettiğim gün duyduğum acı, üzüntü ve kederden daha az değildi. İnanıyorum ki, İsmet Ağabey dünyada kıymet vermediği, fakir fukaranın yardımına harcadığı malının, mülkünün, parasının, pulunun karşılığını ahiret hayatında kat kat alacaktır.
Ruhun şad olsun sevgili PİRİNÇÇİ İSMET AĞABEY!