Sofi Final
Sonunda gardiyan gelmiş sofînin istediği kitapları getirmişti. Kitaplardan bir tanesini açıp heyecanla okumaya başladı ama okuduklarından hiçbir şey anlamıyordu. Anlamadığı kavrayamadığı sözcükler vardı. Yine de okumaya devam ediyordu. Elinde okumaya çalıştığı kitap İskender Pala'nın ve gazel yeniden adlı kitabıydı Fuzilinin aşkından söz ediliyordu. ?Yahu tasavvufu erenler! Ben sırılsıklam aşığım? diye haykırdığı ve ?Fakirlik yolu tavrım, aşk zevki de gidişatımdır. Tecerrüt âlemindeki yolculuğumda kâinat ayaklarımın altındadır? diye yazıyordu. Fuzilinin ne demek istediğini anlamasa da ilerleyen satırlarda ufku genişliyordu. Sayfalar yavaş yavaş, ardı ardına çevriliyordu. ?Fakirlik yolu tavrım, aşk zevki de gidişatımdır. Tecerrüt âlemindeki yolculuğumda kâinat ayaklarımın altındadır.? ?Bu yazıyı anlamak için, içinde bulundurduğu dört kelimenin tasavvufî derinliğine bakmanız gerekiyor. Fakir, aşk, tecerrüt ve seyir? diye yazıyordu. Fakir: ?Kişinin hiçbir şeye malik ve sahip olmadığının bilincinde olmasıdır. Her şeyin gerçek sahibi Allah olduğuna göre O'nun kulu olan insanda o'nundur. Hatta insanın sahip olduğunu sandığı her şey de O'nundur. Bu bilinç ile hareket eden bir kişi daima Allah'a muhtaç olduğunu bilir ki; bu da Allahın (Samet) ismi, yani hiçbir şeye ihtiyaç olmadığı halde her şeyin kendisine muhtaç olduğu isminin tecellisidir.
Bizim sofî, büyük bir heyecanla elindeki kitabı okuyor ve seyrine dalıyordu. Gördüğü rüyalarının ne anlama geldiğini yavaş yavaş çözüyordu. Kitabın devamında; ?Aşk; yalnızca bir şekilde hal edinilebilir. İfrat derecesinde aşk-perest olunursa. Bunun için varlığın aslı sebebini aşk'ta görmek gerekir. Zaten, hal edinilmeden de, aşk zevkine varılamaz. Aşkı hal edinen kişi muhabbetin her türlüsünden yükseklerde, aşk-ı ilâhî üzere yaşıyor demektir ki, bu da bir yandan Allah'ın kulu sevmesiyle mümkündür?
Fuzuli'nin burada sözünü ettiği aşk; Leyla'yı sevmeyi, Leyla'nın aşkını sevmeyi, hal edinen Mecnun'un duyduğundan daha üst derecede bir aşktır. Leyla'dan Mevlâ'ya yükselmiş aşk.
Tecerrüt, soyutlanma demektir ve salikin aşk yolunda berk' ü bardan (yaprak ve meyveden) sıyrılmasını temsil eder. Bir derviş zahirini mal ve mülkten, batınını da karşılık bekleme endişesinden arındırdığı vakit tecrit yoluna girmiş tecerrüt makamına varmış demektir. Artık yaptığı her şeyi Hakk'ın rızası için yapmakta, makam ve hal sahibi olma düşüncesini hayalinden bile geçirmemektedir. Tecridin mütemmim cüzüne tefrit denir. Yani emsal ve akrandan arınmak! Bunlardan ilki, malik(sahip) olmamak, ikincisi de, malik (sahiplenilmiş) olmamak ile mümkündür. Dünyayı terk eden, onunla ilgisini kesen veya hiç evlenmeyen kişiye ehl-i tecrit (Hz. İsa gibi) dünyayı terk etmekle birlikte, bulunan kişiye de ehl-i tefrit (hallac gibi) denilir. Sofîler, bütün bunların özetini ?kalbi masivadan arındırma? olarak dillendirilmişlerdir.
Seyir; İlahi aşk yolunda bir delil ve rehberin denetiminde çıkılan manevi ve ruhi yolculuktur. Seyir iki türlüdür: Seyr ila'llah gidişatını Hakk'a yöneltmek ve seyr fi'llah Hakk'ı bulduktan sonra sonsuz istikamet.?
Sofî bu güzel yazıları okuyunca kalp atışları daha hızlı atmaya başladı. İlk defa bu kadar güzel yazılarla baş başa kalıyor daha önce neden bunları okumadım diye hayıflanmaya başladı. Kitabın devamında Hayal, Âlem-i hayal bölümleri vardı. Gördüğü rüyaları ile alâkalı konular diye hemen okuyup o bölüme gelmek istiyordu ama seriyi geçiştirici bir şekilde okuduğunda içine sindiremiyordu. Bir şeyler kaçırmayayım diye paragrafın başına dönüyor yazıyı tekrardan okuyordu.
Hayal; tasavvufta Allah'tan gayrı her şeyin sıfatıdır. Allah'ın varlığı karşısında mükevvenatın gerçek bir varlığı bulunmamaktadır. Varlık âleminde görülen her şey aslında birer hayalden gölgeden ibarettir. Olsa olsa Allah'ın aksinden birer nişane verirler. Esas olan sevgilinin zihnindeki hayalidir. Tasavvufta buna âlem-i hayali temsil ettiği için önemli görmüştür. Nitekim rüyaya âlem-i hayal diyenler vardır ki varlık âleminin bir rüyadan ibaret olduğuna işarettir.
Âlem-i hayal, tabiat âlemini karşılar ve baştan sona bir vehimden ibarettir. Ruhlar âlemindeki (âlem-i ervah) bir takım cevherler, cismani cevherlere benzerler ve cevher, varlığın suveri (görüntü) veya zilli (gölge) ile varlık bulmuştur. Bu noktada Eflatun'un ideler âlemi akla gelir. Varlık, göz yumup açıncaya kadar kayboluveren bir hayalden ibarettir. İnsan var sandığı her şeyin aslında bir hayalden ibaret olduğunu zaman içerisinde anlar. Yunus'un,
Mal sahibi, mülk sahibim Hani bunun ilk sahibi Mal da yalan, mülk de yalan Var biraz da sen oyalan
demesi bu yüzdendir. Karagöz'ün ?hayal perdesi?, yahut halk deyimindeki ?hayal u hab (hayal ve rüya ) söylemi tam da bu noktada devreye girer.
Zann, akıl ile fehm arasındaki vehimdir. Sudan yansıyan güneş ışığı gibi ne tam ona,ne de tam buna aittir.Bir sezgi olarak insanı daima şüpheye sürükler.Zandan kurtulmadan hakikat belirmez.bu bakımdan batıldır.Felsefi düşünceye kapı aralandığı için mutasavvıflarca, kemal yolunda bir merhale kabul edilir.
Batıl, temelsiz bütün düşünceleri karşılar. masiva her yönüyle batıl görünür. İlahi hakikat karşısında yaratılmış âlem, kâinat ve içindekiler baştan sona batıldır. Çünkü Allah'ın Cebbar ve kahhar sıfatları karşısında her şey yok olacaktır. Gölge varlık ve hayal, ?La-mevcude illa'llah? sırrına işaret eder. Salikin(derviş veya sufi) bunu ilk anladığı anda Mutlak Cemal'e karşı olan aşkı başlar. Bu durumda daha derekeye inmiş olacaktır. Ne var ki bütün batıl hayalleri de Hakk yaratmıştır. Ta ki kendi gerçekliği bilinsin. Baki'nin,
Batıl hemişe batıl u bihudedir veli Müşkil budur ki surei Hak'dan zuhur eder
dediği çaresizlik hali buna işarettir. Keza pek çok şair tarafından dil persengi yapılmış olan şu ünlü ? Zehi tasavvur-ı batıl zehi hayal-in muhal?dizesi de hayal ile batıl arasında ki mütemmim cüzü göstermek bakımından zikre değer.
İlk idrak, batıl hayali bırakıp asıl Sevgiliye yönelmekle başlar ki buna tasavvufta aşk makamı denilir. İşte bu yüzden Fuzuli bir önceki beyitte anlattığı talep makamından aşk makamına geçmiş olur.
Aşk, sevginin kanatlarında insanın yükselişidir. Bu yükseliş birkaç kademe sevgide kendini gösterir: Meveddet: Sevgi sebebiyle kalbin özlem içinden olması. Heva: Sürekli gözyaşı döktüren sevda. Hillet: sevgi ile sermest olmak, dostluğun kemal mertebesi. Mahabbet: Kötü huylardan arınıp sevgiliye en güzel yanlarıyla yaklaşmak ve ona layık olmak. Şegaf: Kalbi yakan ateşli sevgi Hüyam: Seveni çıldırtan sevgi,sevgilimnin kulu kölesi olma, çılgınca sevme. Valeh: Sevilenin güzelliğini seyrederek kendinden geçme, sarhoş olma. Aşk: Sevenin sevilende kendini yok etmesi; aşkın aradan kalkıp her şeyin sevilende yok olması.
Sevgi ile aşk arasında fark hâkimiyet derecesiyle ölçülür. İnsan, gönlündeki hale hâkim olabiliyorsa buna sevgi denir. Ama gönlündeki hal insana hâkim ise onun adı aşk olur. Sevgide irade vardır, ama aşkta irade elden gider.
Bütün bunlardan sonra Fuzuli üstad diyor ki? Varlık Allah'a aittir. Gerisi hep hayal ve düşten ibarettir. Bugüne dek bildiğim, bulduğum ve sahip olduğum her şey gerçekte O'ndan ibaret imiş. Zannım, hakikate yönelince sevgim de aşk oluverdi.?
Bizim sofîni kitapları peş peşe okuyordu. Her okuduğu kitaptan ayrı bir tad, ayrı bir lezzet alıyordu. Önceki düşünceleri tamamen silinmişti beyninden yeni edindiği bilgilerle. Artık yumuşak huylu ve biraz da çocuksu mahcubiyet yerleşmişti yüz çizgilerine. Bu zamana kadar yaptıkları ve düşündüklerinden dolayı Allah'a karşı içinde, derin bir pişmanlık ve utanç taşıyordu. Bu zamana kadar nasıl bu nimetlerin farkına varamamıştı? Nasıl görmezden gelebilmişti? Bu soruları kendisine sordukça yüreğinde büyüyen ve kendisini yakan kocaman bir ateş yanıyordu. Bu iç yangınıyla da duygularını kelimelere döküyor ve elinde kalemiyle yazıyor yazıyordu.
?Allah; güneşi her gün yeniden doğurarak, bizi mutsuz kılan her şeyi değiştirmemiz için zaman tanıyor. Oysa biz her gün böyle bir zamanın bize bağışlandığını görmezden geliyoruz. Bugünün düne benzediği gibi yarınında benzediğini düşünüyoruz.?
İşlediği günahlar aklına geldikçe, öfkesi gözlerinden yaş olup akıyordu. Kelimeleri satırlarda âdeta feryat ediyordu duymayan kulaklara.
?Bak şu devri âlemin mehtabı akışına, Şelâleyi şefaat akar, gözyaşı misali Muhabbeti evliyaya olan manevî bir heda Ağlayıştır, haykırıştır, ab-ı hayatta bir bakış Akar tan yeli sıcak ve sakin Yükseliştir, bir esiştir dağlardan gökyüzüne Gökyüzüne bir düşüştür asr-ı saadette. Düşersen eğer hayat mehtabına, Muhabbetle çıkarsın Kaf dağına Bir matemi seda ile Seda-i şefaatle artık sen senlikten çıkarsın benlik ile... Benlik nedir bilmezsin, ben zaten yokken.?
Sofînin yazdığı dizeler, hıçkırıkları arasında sayfaları ıslatıyordu. Gözyaşları ile sanki su üstüne yazı yazıyordu.
Bir eylül çocuğu olarak hüzün bana yabancı değil. Hüznü; öyle sadece gam, keder, kasvet olarak düşünmeyin. Hüzün derin düşünmenin son aşamasıdır. Kendini bilme yolunu açan, düşünce ile kaynaşmış olan gizemli bir duygudur. Bu sebep ile ?Hüzün ruhuma sindirilmiştir ayettir.?
Sofî, bu dizeleri dile getirerek manevî esaretten kurtulmuş, bambaşka, ruhanî bir dünyanın kapısından içeriye girmiştir artık...
SON...
(Bu yazı İskender PALA`nın ...ve gazel yeniden adlı kitabından alınarak aktarılmıştır.Hikayemizdeki sofi karakterdeki kişi bu kitabı okumakta olduğu için sizinle paylaşmak zorunda kaldık...)