Ünlü Şairlerden Araf Şiirleri
Ne tam olarak gidebilmenin ne de geride kalabilmenin adıdır araf. İnsan ruhunun en tanıdık ama en ıssız durağı; bir eşikte, iki ihtimalin, iki zamanın ya da iki duygunun tam ortasında asılı kalma hâlidir. Gündüzün geceye, umudun vazgeçişe, kavuşmanın ayrılığa değdiği o ince, sisli çizgide yürümektir.
Edebiyat ve özellikle şiir, yüzyıllardır insanın bu "arada kalmışlık" sancısını en derininden yakalayan sığınak olmuştur. Çünkü şair, doğası gereği biraz da arafta yaşayan kişidir; kelimelerle sessizlik, hayalle hakikat, dün ile yarın arasında mekik dokur. Kimi zaman bir aşkın bitmeyen vedasında, kimi zaman varoluşsal bir sorgulamanın tam merkezinde karşımıza çıkan bu kavram, usta kalemlerin dizelerinde bambaşka bir kimliğe bürünür.
Bazı şairler demiş ki içinden geçtiği duyguya; iki dağ arasında kaldım. Bazıları demiş ki; cennetle cehennem arasında kaldım. Bazıları adına boşluk demiş arafın bazıları varla yok arası...
Cennete Araf'tan girilir.
Araf'tan ve cehennemden...
Cemil Meriç
Direkt başlığında araf sözcüğünü kullanan da olmuş, o mistik hissi imgelerle vurgulayan şairler de. Bu seçkide, Türk ve dünya edebiyatının iz bırakan şairlerinin o tekinsiz ama büyüleyici eşikten seslendikleri en etkileyici araf şiirlerini bir araya getirdik.
Nuri Pakdil | Araf
I
Geliyor üstümüze bir yakup titremesi
Değişimin belirtisi şapkanın ironisi
Kutlu öğle üstü ve akşam üstü
Özellikle şimdi akşam üstü
Hiç eskimiyor ortadoğuda zaman
Çünkü en verimli bir alçı
Dinç vakur sade genç elleri
Belirledi açıkça kutsal kitapta bütün kelimeleri
Sözü alıp bindi sağlam at gibi üstüne
Ömrümüzün orağı gamı alıp kırdı
Ölümse sabırlı bir hüma kuşu
Hannâne direği ölçüledi varoluşu
Denizi bir solukta içtim de
Tuz ve toprak kaldı geride
İştahlıyım bağımsızlığa savaşa özgürlüğe
Bu ilkeler her ülkede girecek yürürlüğe
II
Konuşma sırası geldi mi bana anne
Ortadoğu çocuğu değil miyim anne
Düşünüyorum o halde savaşacağım anne
Damarlarım uzadı
Ak bir kımıltı kapladı petrol damarlarını
Ülkem boru
Savaş benim arkadaşım anne
Durmadan mukavemet anıtları dikiyoruz her
Santimetre karesine ortadoğunun
Bölünemez ortadoğu
Sınır
Taşlarıyla
Çoğuz
Biz
Anne
Çevremde
Muştu dağıtan
Kesiksiz artan
Her çocuk
Bir komutan
Parmaklarımız kabardı bir geyik karnı oluverdi
İleride görüyoruz putu kıran ibrahimi
Bizi yanına çağıran ibrahimi
Bizi özgür eden
Putu kıran özgür eden
Hep o ateşte yanmayan güçlü ibrahim
Çoğaldılar
Birbirlerine destek olup
Daha çoğaldılar
O
Sesin
Yankısını
Betondan sağlam
Bastırdılar göğüslerine
Yeni bir eylem yüklediler
Kelimelerine bile
/gözlerin şiirin ekmeği gibi
Geliyor eylemin bitiştiğinde
Ey sevdanın has buğdayı/
Damladı yere
Bir damla yağmur
Bir damla eylem
Bir damla yağmur
Bir damla eylem
III-A
Ahbes a commencé de nouveau à s’enfoncer
Dans une fonderie en pierre de l’absurdité
Pendant cette année et bien cet été
Notamment dans les universités
Profondément
Rapidement
Absolument
Et voilà
Un crime et chàtiment
– idole se trouver devant vérité
– bien sür impossibilité
III-B
Yani içinde tarihin dolaşıyor bir sarı kedi
Yani bir batı kedisi
Kafka dağı ve kamünün sisif efsanesi
Önemli değil aşılacak kaf dağı unutma bu sesi
Ve bağdat ve kufe ve trablusgarp ve ürdün
Daha dün biraz erzurum biraz maraş biraz istanbul
Kutlu bir el bağlamıştı kentleri birbirine
Evreni kaplayan bir iple
Bir sara çarpmışlığı bulaştıysa da
Cinler oturup beş taş oynadıysa da
Evreni bir ev yapan bir düşüncenin
Çevresinde toplandılar ortadoğu oğulları
Deniz kabardı ve silindi soluğu önünde yiğidin
Dağlar geriye geriye çekildi soluğu önünde yiğidin
Değişti at mitralyöze sokaklarında ortadoğunun
Ve deve her eve sevinç taşıdı durmadan onurla
IV
Zekâtla hac önderliğinde namazın
Başlattılar eylemini çağımızın
Bir mutlu akımla aydınlattılar evleri
Parmaklarım sürekli yeni bir devrimi getiriyor
Soluğumuz şandır
Güneş devrimci soluğundan daha sıcak değil
Tüm yasalarda yazılı varoluş ayetleri
Görüyorum iki bin yıl öncesiyle iki bin yıl sonrasını
Duydum çalışanın kıvançlı sağlam
İnançlı yürek sesini toprakta.
Müştehir Karakaya | Arafta Bekleyen Ruhun Rıdvanla Halleşmesidir
Bilirim de ey bekçi
Araftır üşüyorum
Dönmüyor tekerleğim
Cehenneme bir adım cennette uzağım
Bu durgunluk bu sabır
Bana çelme takıyor
Sorsan içimde ölü cemreler
Baksan yabani yüzler
Eh şimdi kararsızım kapımdaki ölümün.
/
Serin bir ırmaktı yıkandığımız
Derdimiz çok soğuk, üşütüyordu
Dağ gibi bir yüktü omuzlarımız
Buzdan bir ayaz.
/
Beyaz elbiseler diktiklerini sanarak elbiseleri yırtıldı
Geceyi şehre sarıp ipinden kopardılar
Tanrım ah, dilimden kopan kan pıhtılarını
Tutup tutup veledizina kelimeler ürettiler.
/
Bizim öyle
Güneşe çalan bir yanımız yoktu
Beyaz bir ata binip gitmişti yaz
İçimizde lavlara batmış bir ordu
Gözümüzden ise damlayan suydu
/
Bir gözümle baksam şu kapıdan
Yıkılmaz ya irem bahçeleri
Kurumaz da kevser suları
Dün gece hülyalarımı askıya astım
Ceplerime yamalıdır ellerim.
Durdu Mehmet Dalkanat | Araf
Bırak kalayım erken başlamış süreçlerimde.
Pıtıraklar talamış pantolonumun paçalarını.
Ve ayaklarım o kadar aşina kalmış ki dikenlerine.
Ne geride bıraktığım kandan izleri görüyorum.
Ne de hissettiğim bir acı var yüreğimde.
Keskin usturalarla delik deşik etsen de...
Ne bir ah çıkacak dilimden.
Ne de ölümü hissedecek haldeyim...
Yıllar var ki unuttum özgürlüğün adını.
Aklımı vermişim,tutsaklığımın delisiyim.
Sunma bana, bilmiyorum o meyvenin tadını.
Cennetin içinde mi,Cehenneme esir miyim...
Ne baharda açan gülden haberim var.
Ne de sonbaharın hüznündeyim.
Uyandır uyandırabilirsen gel ey sevgili...
Ölümcül kapanlarda, akrebin zehirindeyim.
Ne yaşıyor gibi ağlayıp, gülmekteyim.
Ne de yaşamıyor gibiyim,arafın içindeyim...
Murathan Mungan | Eşik, Keder
İzin vermiyor içimdeki eşik.
Onca yol tarif ettim, şimdi bilmiyorum.
Araf mı Dumrul mu geçemediğim.
Yürüyüp gitsem içim duracak sanki.
Dursam, kederimden öleceğim.
Bir de Araf'ın o mistik havasını hissettiren şiirlere ve şairlere bakalım.
Ece Ayhan | Mor Külhani
-
Şiirimiz karadır abiler
Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir
Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler -
Şiirimiz her işi yapar abiler
Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir
Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler -
Şiirimiz gül kurutur abiler
Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir
Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler -
Şiirimiz erkek emzirir abiler
İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister
Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun
Kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla
Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir
Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler -
Şiirimiz mor külhanidir abiler
Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz
Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde
Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle
Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir.
Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler -
Şiirimiz kentten içeridir abiler
Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir
Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla
Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?
İsmet Özel | Amentü
İnsan
eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için karnıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı.
Dilce susup
bedence konuşulan bir çağda
biliyorum kolay anlaşılmayacak
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
yanık yağda boğulan yapıların arasında
delirmek hakkını elde bulundurmak
rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
bana deha değil
belgeler gerekli
kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza
gençken
peşpeşe kaç gece yıllarca
acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
bilmezdim neden bazı saatler
alaturka vakitlere ayarlı
neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
yazgı desem
kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
Tokat
aklıma bile gelmezdi
babam onbeşli olmasa.
Meyan kökü kazarmış babam kırlarda
ben o yaşta koltuğumda kitaplar
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.
Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
oysa hergün
merkep kiralayıp da kazılan kökleri
Forbes firmasına satan babamdı.
Budur
işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
işte şehirleri bayındır gösteren yalan
işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
güç bela kurduğum cümle işte bu;
ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan
tenimin olanca ağırlığı yok oldu.
Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak
bile bir bir çınlayan
ihtilal haberidir
ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu
nisan ayları gelince vücudu hafifletir
şahlanan grevler içinde kahkahalarım küstah
bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
biraz ağlayabilmek için
fotoğraflar çektirir
babam
seferberlikte mekkâredir.
İnsanın
gölgesiyle tanımlandığı bir çağda
marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
belki ruhların gölgesi
düşer de marşlara
mümkün olur babamı
varlık sancısıyla çağırmak:
Ezan sesi duyulmuyor
haç dikilmiş minbere
kâfir Yunan bayrak asmış
camilere, her yere
öyle ise gel kardeşim
hep verelim elele
patlatalım bombaları
çanlar sussun her yerde
çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere:Tanrı uludur Tanrı uludur
polistir babam
Cumhuriyetin bir kuludur
bense
anlamış değilim böyle maceralardan
ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
yalnız
coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
nüfus cüzdanımda tuhaf
ekmek damgası durur
benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu
etin ıslak tadına doğru
yavaş yavaş uyanmak
çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp
hırsız cenazelerine bine bine
temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme
korkak dualarından cibinlikler kurarak
dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz
nakışsız yaşamakları
silâhlanmak sanarak
çıkardım
boğaza tıkanan lokmanın hartasını
çıkınımda güneşler halka dağıtmak için
halkı suvarmak bin saçlarımda bin ırmak
ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış
hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa
fly Pan-Am
drink Coca-Cola
Tutun ve yüzleştirin hayatları
biri kör batakların çırpınışında kutsal
biri serkeş ama oldukça da haklı.
Ölümler
ölümlere ulanmakta ustadır
hayatsa bir başka hayata karşı.
orada
aşk ve çocuk
birbirine katışmaz
nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı
kendi tehlikesi peşinden gider insan
putların dahi damarından
aktığı güne kadar
sürdürür yorucu kovalamacayı.
hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?
nerde, hangi yöremizde zihnin
tunç surlardan berkitilmiş ülkesi
ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan
parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?
Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim
takvim yapraklarının arasını dolduran
nedir o katı şey
ki gücü
gönlün dağdağasını durultacak?
Hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
ve rüzgâr.
ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi alemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla Varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.
Sezai Karakoç | Hızırla Kırk Saat
Konuşacak Mehdi
Geldi derleniş günü
Derleniş toparlanış vakti
Artık her gün her gece
Bir kadir günü ve gecesi
Kuran iniyor dağlardan tepelerden
Yağmur onun yedeğinde
Horazlar en keskin sesleriyle ötmede
Koyunlar ışıldıyor yünlerinde
Yeni ve keskin bir bilgelik keçilerde
Doğudan batıya bir şimşek atlardan
Heyamolalarla inip çıkan
Bir eleğim sağma develerden
Kadınlar örtünürler Meryem örtülerini
Bacalar yeniden tüter
Odunların en sertınin yanışından
Bırakarak gökyüzünde bir ocak sisi
Dağlarda bir başka çoşkunluk çağlıyor
Menekşede çiğde kekikte ses var
Bir vahiy uğultusu arılarda
Karıncalarda hikmet suskunluğu
Barışı ve çalışkanlığı sağduyunun
Derleniş toparlanış diriliş saati
Geldi
Yükseldi bir ağartı müslüman ufuklardan
Müslüman mevsim ve iklimlerden
Kelimeler sıçradı yıllarca beklemişlerdi taşlarda
Bir başkalaşım oldu yazılarda
Seslerin durduğu yerde
Gizlice süren bir ayet sonu yumuşaklığı
Duruşlar bir süreden inmişcesine ağırbaşlı
Davranışlar ölçülü tartılı
Büyük dönüş başlamadan önce
Kendini bırak evrenin koştuğu o Bütüne
Bir kanat çırpmasıyla karıştığı Varlığa
Düzeltip dünyayı yeniden
Toplumu dirilten insanı erdiren
Şeytanı bir duvar ucunda sıkıştıran
Dam saçaklarında koğalayıp
Eski sınırına iten
Kentlere mutluluğu
Bir ikindi anıtı gibi getiren
Her eve mermer dağıtan
Şelale paylaştıran
Kan kanalı uzatan
Engebeli bir gebelikte
Yatağından korkan kadınlara
Süt verin süt verin çocuklara
Alarak nar incir gibi yemişlerden
Şit evi sığnağı zeytinlerden
Meryemin dayanağı hurmadan
Tükenin var olan varlığıyla Varlığın
Ki göreceksiniz kesin kesin
Yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin
O'dur var olan var eden
Biçim veren değiştiren
Dağıtan toplayan
Hiç olmamışa çeviren
Bir çırpıda gelip
Geçmişe döndüren zamanı
Sesi seslendiren yeri yerlendiren
Sonra açıp yeli yürüyen bir kabir gibi
İçine yeri yerleştiren gömen
Bir kan pıhtısından meniden
Bir insan türeten
Sonra onu büyüten
Sözüne kulak yapan ağız yapan
İşine onda bir yetenek özü mayalandıran
İnanış veren sabır veren
Kur'an'a da şeytana da
Eş yapan yoldaş yapan sırasında
Bir örtü gibi birden açan dünyayı
Sonra birden toplayan ortalığı
En büyük kolleksiyon sahibi
Kafataslarından kemiklerden
Güneşten aydan yıldızlardan
Cennet ve cehennemlerin
Kaybolduğu doğduğu girdabından
Her çağ bir başka ses
Duyulan mızrabından
Doğmamış ve ölmeyen
Gelmemiş ve gitmeyen
Artık her gün her gece
Bir kadir günü ve gecesi
Kur'an iniyor dağlardan tepelerden
Yağmur onun yedeğinde
Horazlar en keskin sesleriyle ötmede
Koyunlar ışıldıyor yünlerinde
Yeni ve keskin bir bilgelik keçilerde
Doğudan batıya bir şimşek atlardan
Heyamolalarla inip çıkan
Bir eleğimsağma develerden
Kadınlar örtünürler Meryem örtülerini
Bacalar yeniden tüter
Odunların en sertınin yanışından
Bırakarak gökyüzünde bir ocak sisi
Dağlarda bir başka çoşkunluk çağlıyor
Menekşede çiğde kekikte ses var
Bir vahiy uğultusu arılarda
Karıncalarda hikmet suskunluğu
Barışı ve çalışkanlığı sağduyunun
Derleniş toparlanış diriliş saati
Geldi
Yükseldi bir ağartı müslüman ufuklardan
Müslüman mevsim ve iklimlerden
Kelimeler sıçradı yıllarca beklemişlerdi taşlarda
Bir başkalaşım oldu yazılarda
Seslerin durduğu yerde
Gizlice süren bir ayet sonu yumuşaklığı
Duruşlar bir süreden inmişcesine ağırbaşlı
Davranışlar ölçülü tartılı
Büyük dönüş başlamadan önce
Kendini bırak evrenin koştuğu o Bütüne
Bir kanat çırpmasıyla karıştığı Varlığa
Düzeltip dünyayı yeniden
Toplumu dirilten insanı erdiren
Şeytanı bir duvar ucunda sıkıştıran
Dam saçaklarında koğalayıp
Eski sınırına iten
Kentlere mutluluğu
Bir ikindi anıtı gibi getiren
Her eve mermer dağıtan
Şelale paylaştıran
Kan kanalı uzatan
Engebeli bir gebelikte
Yatağından korkan kadınlara
Süt verin süt verin çocuklara
Alarak nar incir gibi yemişlerden
Şit evi sığnağı zeytinlerden
Meryemin dayanağı hurmadan
Tükenin var olan varlığıyla Varlığın
Ki göreceksiniz kesin kesin
Yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin
O'dur var olan var eden
Biçim veren değiştiren
Dağıtan toplayan
Hiç olmamışa çeviren
Bir çırpıda gelip
Geçmişe döndüren zamanı
Sesi seslendiren yeri yerlendiren
Sonra açıp yeli yürüyen bir kabir gibi
İçine yeri yerleştiren gömen
Bir kan pıhtısından meniden
Bir insan türeten
Sonra onu büyüten
Sözüne kulak yapan ağız yapan
İşine onda bir yetenek özü mayalandıran
İnanış veren sabır veren
Kur'an'a da şeytana da
Eş yapan yoldaş yapan sırasında
Bir örtü gibi birden açan dünyayı
Sonra birden toplayan ortalığı
En büyük kolleksiyon sahibi
Kafataslarından kemiklerden
Güneşten aydan yıldızlardan
Cennet ve cehennemlerin
Kaybolduğu doğduğu girdabından
Her çağ bir başka ses
Duyulan mızrabından
Doğmamış ve ölmeyen
Gelmemiş ve gitmeyen